Seriat.net
image_pdf

Hicri 1436 Tebriği!

1436 sene önce vuku buldu bu Hicret,

Medine’de kuruldu ilk İslami Devlet;

31 Sene öncde başladı bu hareket,

İslami Devleti kurmaya yeniden Davet!..

Hicretin ruh ve manasını gerçek manada kavramış bulunan muvahhid müslümanların yeni yılını tebrik eder, bu şuurdan mahrum olanların ilahî hidayete mazhar olmaları için de dua ederken, tüm müslümanları Hilâfet Devleti’nin çatısı altında toplanmaya davet ediyor, yeni yılın hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan dua ve niyaz ediyoruz!

image_pdf

Besmele, hamdele ve salveleden sonra…

Hususiyle son günlerde yapılan neşriyatta gerek kuruluşumuz, gerekse şahsımız hakkında yayınlar yapılmıştır. Bir taraftan kuruluşumuzun gerçek mahiyetini tekrar ortaya koymak, bir taraftan da ’’Yeniden Yargılama’’ gayesiyle böyle bir basın bildirisine ihtiyaç hasıl olmuş ve basına dağıtılmak istenmiştir.

Kuruluşumuzun kuruluş tarihi 13 Ağustos 1983’e tekabül eden 3 Zilkaide 1403’dür! Bugün üzerinden 31 yıl geçmiş bulunmaktadır. Kuruluşumuz, hareketimiz usul ve metodda bir inkılab meydana getirerek İslam’ın devlet olması yolunda sünnet-i seniyye’ye uygun bir çığır açmıştır.

Sizlerin aracılığı ile bir kez daha hareketimizi tanıtmak isterim.

image_pdf

EY MÜSLÜMAN!
1436 HİCRΠTAKVİMİ’Nİ ALDIN MI?

Müslümanların yılbaşısının 1 Muharrem’le başladığını bilip, müslümanlar arasında yaymaya çalışan tüm gerçek camii ve mescidlerde bulabilirsiniz!..

image_pdf

KUR’AN LİSANINI ÖĞRENMEK ZOR DEĞİLDİR!

Biz müslümanlar için bu lisanı öğrenmek hiç de zor değildir. Bir veya iki senede Almanca’yı öğrenen gençler Arapça’yı daha kolay ve daha az zamanda öğrenirler. Yeter ki, samimiyetle ve ihlasla ellerindeki imkânları değerlendirsinler! Her ne kadar kemalist rejim, lisanımızdaki Arapça kelimeleri değiştirdi ise de yine de kalan veya hatırlanan kelimelerin sayısı çoktur. Kalem, defter ve kitap gibi kelimeler hâlâ kullanılmaktadır.

 

İBADET OLUŞU:

İnsanımız bilmeli ki, Kur’an lisanını öğrenmek aynı zamanda bir ibadettir; kelime başına sevabı vardır. Bir bab öğrenmek, bin rekât namaz kılmaktan daha sevabdır. Kaldı ki:

Aslında bir farz-ı kifaye ise de yeniden Kur’an devletini kurmak için yola çıkan bir kuruluş, devletin her kuruluşunu yeniden ihya edecektir. Tarihini kendi kaynaklarından bilecek, talim ve terbiye müesseselerini tesis edecek, mektep ve medreselerde muallim ve müderrislerini, mahkemelerde hakim ve avukatlarını, askeriyedeki zâbit ve paşalarını kendi hars ve akidesine göre hazırlayacaktır. Bütün bunlarda ve bunların yetişmesinde Arap lisanı esastır.

Elhasıl Kur’an lisanına vakıf bir ordu yetiştirmemiz zaruridir. O halde buna ve bu davaya inanmış insanımızı ve hususiyle gençlerimizi seferber etmemiz farzdır. Karşı çıkmak veya tembellik yapmak günahtır, haramdır!

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) -Rh.a.-

stamp

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn
Cemaleddin bin Reşid (Kaplan) (Rh.a.) Yazıları
Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn
Muhammed Metin b. Cemaleddin (Kaplan) Yazıları
HİCRET VE TAŞIDIĞI MANA
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Rabb’imizin lutüf ve inayetiyle bu sene de Hicrî yılbaşının idraki içindeyiz.

Rabb’imizden dua ve niyazımız odur ki, geçireceğimiz 1409 yılını da dinimiz ve davamız için daha verimli, daha feyizli ve daha bereketli hizmetler hepimize nasib etmesidir.

Rabb’imize hamd, Efendimiz’e, âl ve ashabına salât ve selam olsun!

 

HİCRET: Kelime yapısı itibarı ile bir yerden başka bir yere nakl-i hane etmek; doğup büyüdüğü yeri terkedip kendisine yeni bir yer edinmek ve orada yerleşmektir ki, dilimizde bu harekete göç denir. Böyle hareketin sebepleri ve hedefleri çoktur ve çeşitlidir. Mesela:

a) Sıhhî Sebebleri:

Bulunduğu yerin hava şartları sıhhî durumuna müsait olmadığı için yer değiştirir; havası daha müsait olan bir yere göç eder.

b) Geçim sıkıntısı:

Bulunduğu, doğup büyüdüğü yerin şartları hayata elverişli olmadığından geçim şartları kolay olan yere gidip orada yerleşmektir.

c) İş bulma:

Bulunduğu yerde iş bulma sahası bulunmadığı için sanayi, ziraat ve benzeri çalışma yerleri müsait olan, para kazanmaya elverişli bulunan ülkelere çekip gitmektir.

d) İklim şartlarının değişmesi:

Vaktiyle suyu bol, yağmuru bol, toprağı ziraata elverişli iken, zamanla yağmurların azalması, kaynakların kuruması neticesinde arazinin tarıma, hayvancılığa müsait olmaması yüzünden ülke sakinleri, o ülkeyi terkedip münbit topraklara sahip diyarlara göç edip gitmeleridir. Türkler’in Orta Asya’yı terk ederek uzak diyarlara göç etmeleri gibi.

e) Haksızlığa uğraması:

Bazen de olur ki insanoğlu, bulunduğu yer ve sakinlerinin şerrinden ve zulmünden emin olmak için başka çare bulamaz ve vatanını, yer ve yurdunu terk ederek emin ülke ve bölgelere nakleder.

f) Din Hürriyetinin olmayışı:

Sıraladığımız sebebler hep maddîdir, maddî sebeplere dayanır, dünya ile alakalıdır. Dünyevî bir gayeyi hedef alır, bizim bahsedeceğimiz hicret, bunlardan hiç biri değildir. Sebeb ve hedef olarak ne de budur. Sebebiyle de hedefiyle de bambaşkadır. Fazilet ve şerefiyle de apayrıdır; diğer göçlerle asla kıyas kabul etmez, nihayet böyle bir göçe tarihin hiç bir döneminde rastlamak mümkün değildir.

 

Bu hareket; iki cihan serveri Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ve Onun güzide ashabının Mekke’den Medine’ye göç etme hareketidir.

Bu hicret, şahısları itibariyle de üstünlük arzeden bir harekettir.

Bu hicret, mana ve muhteva yönünden de ümit ve istikbal vâdetme bakımından da netice itibarı ile ve semeresi bakımından da feyizli ve bereketli bir harekettir.

Bu hicret, batılı ve batılları arkada bırakıp hakka ve haklılara doğru giden bir harekettir.

Bu hicret, esaretten hürriyete, baskıdan serbestliğe, işkenceden emniyete giden bir yoldur.

Bu hicret, küfür diyarından imanın aydınlığına götüren bir davranıştır.

Bu hicret, put kanunlarının yıkılıp Şeriat-ı Garra’nın hâkim olacağı bir hedefe doğru atılan adımlardır.

Bu hicret, kavilerin zayıfları ezdiği, kadınların şahsiyetlerini kaybedip birer eşya gibi satıldığı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü adaletsiz, iffetsiz ve merhametsiz bir âlemden kuvvetin haklıda, şahsiyetin iffette, şerefin adalette, kurtuluşun merhamette olduğunu, olacağını bütün insanlığa ilan eden bir harekettir.

Bu hicret, Kur’an’ın anayasa, şeriat’ın kanun, İslam’ın devlet olmasına giden bir yoldur.

Bu hicret, ahirette şefaat makamından, dünyada ise idare ve siyaset saltanatından ibaret olan „Makam-ı Mahmud“a yükselen bir harekettir.

Ve nihayet bu hicret, kendisini kaybetmiş insanlığın yeniden insanlığa kavuşmasının ve tekrar hayata gözlerini açıp akı ak, karayı kara görmesinin başlangıç noktasını teşkil eden bir harekettir.

 

Şöyle ki:

Cahiliyyet hüküm sürüyordu. Insanoğlu yolunu iyice şaşırmıştı, şeref ve haysiyet diye bir şeyi kalmamıştı. Insanlığın ufkuna kara bulutlar çökmüştü, ortalık karanlığa boğulmuştu. Çok uzaklardan sadece baykuş sesleri geliyordu. Kimse hayatından memnun, yarınından emin değildi…

 

İşte, böyle bir sırada Mekke’nin mütevazi dağları arasında bir nur parladı; Hz. Muhammed (Salât ve Selam üzerine olsun!). Ortalık apaydın olmasına rağmen kör gözler bu nuru kavrıyamıyor, görenlerin, çok azı müstesna, gözleri kamaşıyordu. Körler de gözleri kamaşanlar da rahat durmuyordu, nuru söndürmeye, etrafına toplanan bir avuç insanı öldürmeye çalışıyorlardı ve bunun için ellerinden geleni yapmada tereddüt etmiyorlardı!.. İşkencenin ardı arkası kesilmiyor, yerlerde süründürenler, karnına taş bindirilenler, zincirlere vuranlar, evlerinden kovulanlar, hayatına kasdedilip şehid edilenler, sık sık rastlanan şeylerdendi!..

 

 

Hicret:

Allah Resülü işaret buyurdu; müslümanların bir kısmı Habeşistan’ın yolunu tuttu, ikinci kafile birinciyi takip ediyordu!.. Bunlar gittikleri yerde rahat ededursun, büyük göç başladı! Bu güneye doğru, Yesrib’e (Medine’ye) doğru uzanan bir hicretti… Putun, putçuların şerrinden herkes dereden tepeden giderken, şecaat timsali Hz. Ömer tavaftan sonra döner, çevredeki putçulara: „Yüzünüz kara olsun!.. Müslümanlara rahat yüzü göstermediniz, yurtlarını terk ettiler!.. Ben de gideceğim; sizi terkedeceğim!.. Ama, benim gidişim öyle olmayacaktır; açıktan açığa gideceğim!.. Içinizden kendine güvenen varsa; karısını dul, çocuğunu yetim bırakmak istiyorsa beni takip etsin!.. İşte gidiyorum!..“ dedi ve yürüdü!.. Kimseden çıt çıkmıyordu; putçuların dili tutulmuştu!..

 

Nihayet sıra Allah Resulü (s.a.v.) ve O’nun sadık yarı Hz. Ebu Bekr (r.a.) gelimişti. Elbette bu iki sima da hak davası uğrunda anavatanlarını terketmede tereddüt göstermiyeceklerdi. Yesrib’de toplanan ve etraftan iltihak eden iman öncülerinin ev sahibi (Ensar) ile misafirleri (Muhacirlerin) arasında kardeşlik bağını teessüs ettirecek bu iki cemaat kaynaşıp „Bünyan-ı Mersus“ haline gelecek ve bu topluluğun, omuz omuza, gönül gönüle saf bağlayıp ibadet edecekleri, Kur’an talimi, ilim tahsili yapacakları, siyasî faaliyetleri sürdürecekleri, doğuda ve batıda iki süper gücü mağlup edip İslam’a fethedecek orduların hazırlama karargâhı olacak olan mâbedin temin ve inşasında, maddeten de manen de bilfiil çalışmak suretiyle ön ayak olacak ve devletin anayasasının hazırlayıp devletin başına geçecekti!.. Nitekim öyle oldu!.. Medine İslam’a bağrını açtı, İslam, devlet oldu. Allah Resulü devletin başında!.. Yesrib, ismini de vasfını da değiştirdi; Medine ismini alan bu şehir merkezi hükümet oldu!.. Kuvvetli bir inkişaf; hızlı bir yayılma!.. Gönüller şen, vicdanlar hür, müslümanlar söz sahibi, yarınından emin ve ümitvar!..

 

Elhasılı: Acılar dinmiş, işkence bitmişti. İnsanlığın ufkuna bir kâbus gibi çökmüş olan, insanlığın şeref ve haysiyetini sıfıra indirmiş bulunan cahiliyyet devri bitmiş. Ebu Cehil’in zihniyeti yıkılıp tarihin çöplüğüne atılmıştı. Yepyeni bir çağ başlamış, insanoğlu yeni bir ruh ve yeni bir kanla hayat sahnesinde!..

 

Parlak bir başarı ve parlak bir netice:

On üç senelik çetin, ama çok çetin bir imtihandan geçirilen ve sonunda da davaları uğrunda mal sevgisini, can korkusunu terkedip çok sevdikleri Mekke şehrini geride bırakmada tereddüt etmeyen ve imtihanın bu çetin bölümünde de tam not alan Peygamber elbette devlet gibi bir nimete kavuşturacak, duasını kabul edip vâdini yerine getirecekti. Kur’an şöyle der:

„Gecenin bir bölümünde kalk, teheccüt et; nafile namaz kıl! Bu sana mahsus! Rabb’inin, seni bir Makam-ı Mahmud’a göndereceği yakındır. De ki, Rabb’im! Beni gireceğim yere doğru bir girişle girdir, çıkacağım yerden de doğru bir çıkışla çıkar ve bana katından yardım eden bir güç ver! De ki, Hak geldi, batıl gitti. Zaten batıl yok olmaya mahkûmdur.“ (İsra, 79-81)

 

Ayetlerde de görüleceği üzere, „Makam-ı Mahmud“dan, „sıdk ile girilip sıdk ile çıkmaktan“ ve „Sultan-ı nesir“ den söz geçmektedir.

Makam-ı Mahmud, güzel, övülmeye değer bir makam; Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ahiret saltanatından ibaret, şefaat makamı!.. Dünya saltanatından ibaret riyaset ve hakimiyet makamı!.. Hakimiyyetin gerçek sahibine ait olduğunu ilan ve icra eden bir makam!.. Ama, böyle bir makama layık olmanın, diğer şartları yanında iki mühim şartı zikredilmektedir. Bunlardan biri girişte de çıkışta da sıdk-ı sadakat, ikincisi de teheccüt namazı kılmak.

 

Netice ve tavsiye:

Devlet gibi bir nimete sahip olmanın şartı:

Tebliğatınıza tepki ve işkencelere sabır ve sebat, meşruun dışında her yerde sıdk ve sadakat, gecenn sessizliği içinde ihlaslı ibadet!..

 

Ey dünya insanlığı! Ey İslam âlemi ve ey teşkilat mensubları!

Ölümlü bir dünyada yaşıyorsunuz; bir gün gelecek siz de öleceksiniz. Işte ömrünüzden gitti bir yıl daha!.. Her imkân elinizden gidecek; ama, yaptıklarınızdan ve yapmadıklarınızdan hesaba çekileceksiniz!..

 

„Hesab gelmeden önce kendinizi hesaba çekiniz!..“ şeklindeki tavsiyeye uyunuz da hayatınızın her yönünü bir daha gözden geçiriniz; akide ve amel yönünden, dava ve metod yönünden, idare ve siyaset yönünden doğru yolda mısınız? Allah’ın talimatına, Peygamber’in tatbikatına uygun mu?..

Şunun veya bunun tesirinde kalmayınız; yanlış yolda olduğunuz takdirde, lider kabul edip arkalarından gittiğiniz kişiler de sizi kurtaramaz. Sizi kurtaracak tek şey vardır o da Allah (c.c.)’nun Kitab’ına, Peygamber (s.a.v.)’in sünnet’ine sarılmaktır. İslam’ın son tavsiyesi budur. Ömrünüzün bir yılını daha arkada bıraktınız, yeni bir yıla giriyorsunuz!..

Geçenin muhasebesini, geleceğin müzakeresini tavsiye ediyor. Hicrî yılınızı tebrik ediyor, hepiniz ve hepimiz hakkında Rabb’imizden hidayetler, basiretler, ferasetler dua ve niyaz ediyorum!..

Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü!

 

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

stamp

link
HAC VE SİYASET
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Bilindiği üzere, dinimiz, her mevzuda insanoğlunun ruhuna hitabeden, onun günlük, haftalık, yıllık ve ömürlük ihtiyaçlarını karşılayan ve bilcümle insanca yaşamasının yolunu, yöresini gösteren bir kanundur, bir nizamdır. Ayrıca eksiği ve gediği bülunmayan, her haliyle mükemmel bir sistem, bir düzendir. Her hükmünde hikmet, her emrinde düzen vardır.

Hac emri de bu cümledendir. Onun da sayısız hikmet ve maslahatı vardır, ictimai ve siyasi yönleri vardır.

 

Haccın tarifi:

Hac demek; belli yerleri, belli zamanlarda ve belli şekillerde ziyaret etmek demektir.

 

Haccın hükmü:

Haccın hükmü farzdır. Farz oluşu (kitap, sünnet ve icma-i ümmetle sabittir.

 

Haccın taşıdığı mana ve hikmetler:

Yukarda da ifade ettiğimiz gibi, mübarek dinimizin her emrinde faydalar, her hükmünde hikmetler vardır; Hikmetsiz ve faydasız tek bir mesele gösterilemez. Hepsi bizim yararımızadır. Burada birkaçına işaret edelim:

 

1-Kâbe’yi tavaf etme:

Kabe’yi tavaf etmek onu selamlamaktır. Hacı efendi kabenin etrafında yedi defa döner. Bu dönüş ve bu hareket, aynı yöne yönelmenin ve aynı emre uyup bir noktada toplanmanın ve aynı gayeyi takip etmenin ifadesi ve işaretidir. Ve bu aynı zamanda yeryüzü aleminin gökyüzü alemindekilere benzemesidir. Gökyüzü sakinlerinden ibaret olan melekler de Arş-ı Ala’yı tavaf etmektedirler.

 

2-Hac merasiminde herkes eşittir:

Dinimiz, eşitlik esasına dayanır. Mal ve makam, boy ve bos gibi madde ve dünya planında insanlar arasında farklar varsa da insan olmak, kul olmak hürriyet ve şerefe sahip olmak gibi mana planında ve hukuk önünde bir fark yoktur.

İşte; İslamın bu eşitlik prensibi, hac ibadetinde açık ve bariz bir şekilde kendini göstermektedir. Zengin-fakir, köylü-şehirli, amir-memur, devlet reisi-vatandaş hep aynı şekilde, aynı kıyafette, kefeni andıran aynı elbiseye girmişlerdir. Başlar açık, ayaklar yalın, gözler aynı noktaya dikilmiş, gönüller aynı gayeye bağlanmış, diller aynı şeyi konuşuyor, aynı hareketler birbirini takip ediyor, mahşerden bir numune!…

 

3-Hac, tabir caizse bir kongredir:

Hac farizesi; müslümanların bir ve beraber oluşunda en kuvvetli sebeplerden biridir. Bu vesile ile, dünyanın dört bucağından gelen müslümanlar bir araya toplanır ve görüşürler, tanışır ve anlaşırlar, kaynaşır ve yekvücut haline gelirler. Artık sen veya ben yok, biz varız; ırk, falan yok, hepimiz müslümanız ve kardeşiz.

Hac merasimi, madde alemine bakan yönüyle bir kongredir; müslümanların yıllık kongresidir. Ve her hacı adayı bu kongreye katılacak bir delegedir, geldiği bölgenin bir temsilcisidir. Dünyanın her tarafından gelen delegeler, Kâbe etrafında toplanacak, geçmiş günlerin ve işlerin muhasebesini, geleceğin müzakeresmi yapacaklardır. Geçen sene neler yapıldı, neler yapılmadı? Gelecek sene neler yapılacak? İşte; bütün bunlar bu kongrede dile getirilir, neticeye bağlanır. Müslümanlar, müslüman milletler birbirini tamamlar; madde alış-verişi, fıkif alış-verişi, ilim ve fen alış-verişi ve sanat alış-verişi yapılır. Ve bu arada İslamın zararına olan her durum ve plan gözden geçirilir, buna karşı alınacak tedbirler müzakere edilir ve karara bağlanır…

Demek oluyor ki; hac vecibesi, yalnız ibadet olmakla kalmıyor, aynı zamada bütün müslümanları topluyor; soy ve sopu ne olursa olsun, dili ve rengi ne olursa olsun, bir araya getiriyor, onları bir merkezde birleştirip, kaynaştırıyor ve hep birlikte din ve dünyayı ilgilendiren siyasi ve içtimai meselelerin bir arada görüşülmesine imkan hazırlıyor.

Burada bir noktaya daha işaret edelim: Bu kongre her müslümana açık ise de müslüman olmayanlara açık değildir; onlara yasaktır. Hiçbir gayr-i müslim bu toplantıya katılamaz, hatta dinleyici olarak da katılamaz. Çünkü, haram bölgesine müslüman olmayanların girmesini Kur’an yasaklamıştır. Sebep ise genellikle bu büyük ve hayati toplantıda yapılan müzakere ve alınan kararlara düşman vakıf olmasın, İslam Devletinin plan ve programını bilmesin ve sezmesin!…

İşte İslam Dini, işte hac farızası ve işte siyaset! bunlar hep siyaset değil de ya nedir?!… “İslamda siyaset yoktur” diyen kimmiş?!… 0 ya İslami bilmiyor ya da maksatlı konuşuyor!…

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

stamp

’’Tebläü ve Metod’’ eserinden iktibas edilmiştir.

 

link
Allah ve Ümmet Önünde Sorumlu Bulunan Mes’ullere
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!..

Bu risale, „El-Emir ven-Naib“ Erzurum-İspir doğumlu Reşid oğlu Cemaleddin tarafından kaleme alınıp, gayeleri İslam-Hilâfet Devleti’ni kurmuş veya kurmak olan, Allahü Teala ve ümmet önünde sorumlu bulunan mes’ullere selam ve hürmetlerimizle!..

 

El-Emir ven-Naib

Reşid Hoca oğlu Cemaleddin (Kaplan)

 

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla!..

Her türlü övülme âlemlerin Rabb’i olan Allah’a mahsustur;

Salât ve selam Hz. Muhammed’e, Onun âl ve ashabına!..

Biline ki, şu toplantının gayesi, müslüman olarak ölmektir!..

Böyle bir gayeye ulaşmanın başlıca üç şartı vardır:

Birinci şart imandır;

İkinci şart takvadır;

Üçüncü şart ise Kur’an’dan ibaret olan Allah’ın ipine sımsıkı sarılmaktır.

Bu üç şartı, Ali İmran, 100-111 ayetleri arasında derli toplu bir şekilde görmek mümkündür.

Mezkur ayetlerin tefsir ve tahlili:

 

Birinci ayette başlıca üç mesele var:

Birincisi Ümmet-i Muhammed’e mühim bir tenbih;

İkincisi, imanın gereklerinden biri de Emir’e itaatın devamı;

Üçüncüsü, imanın gereklerinden bir diğeri de Ehl-i Kitab’tan (yahudi ve nasranilerden) herhangi bir taifeye (gruba) da itaat etmemektir. Çükü, bunlardan herhangi bir gruba itaat edildiği takdirde iman yolundan çıkılmış, küfür yoluna girilmiştir. Ve esasen bugün müslümanların içine düştüğü zillet ve perişanlık, müslümanların kendilerinden olmayan herhangi bir taifeye tabi olmalarıdır; ve onların arkalarından gitmeleridir.

 

İkinci ayette başlıca üç mesele:

Birincisi şu: Küfre gidip mürted olanlar ma’zur olamazlar!

2- Çünkü Kur’an elde, Peygamber öndedir!..

3- Tekrar Sırat-ı Müstakim’e dönüşün şartları mevcuttur; Allah’ın ipine sarılmak!..

 

Üçüncü ayette üç mesele:

1- İmana avdet!..

2- Gereği gibi takva; yani İslam’ı bir bütün olarak almak; yani din ve dünyasiyle, ibadet ve taatiyle, siyaset ve devletiyle yaşamak ve taviz yoluna asla gitmemek! Zira devlet varsa onu korumak, yoksa onu kurmak erkek-kadın her müslümana farzdır!..

3- Müslüman olarak ölmektir ve bu, İslam’ı din ve dünyasiyle yaşamanın bir neticesidir.

 

Dördüncü ayette üç mesele:

1- Kur’an etrafında toplanmak; hep birlikte ve bir cemaat olarak; herhangi bir sisteme iltifat edip de tefrikaya düşmemek; yani kaynak Kur’an, örnek Peygamber demek ve hiçbir zaman İslam büyüklerinin târif ve tavsiyelerini unutmamak! „Cemaat nedir?“ şeklinde sorulan bir suale Hazreti Ali şu cevabı verir: „Cemaat, hakkın etrafında toplananlardır, sayıları az da olsa; tefrika ise batılın etrafında birikenlerdir, sayıları çok da olsa!“

2- Nimetbilir olmaktır. Bu da iki şeye vabeste:   Bâdeledave (düşmanlıktan sonra) te’lifül-külub ve    tahvilü’l-mehabbet, teavün ve tesanüd!.. Uçurumun kenarında iken cehennemî bir ateşten kurtulmayı unutmamak!..

3- Hidayet vesilesi olan ilahî beyan! Bu beyan dün   mevcut olduğu gibi bugün de mevcuttur!..

Beşinci ayette şunu mülahaza etmekteyiz:

Salâh ve felahın sırrı „El-emrü bil-mâruf ve nehyi anil münker“ yapacak ulema ve tebliğ cemaatını yetiştirmek! Çünkü ferdleri cemaat, cemaatleri devlet, devletleri Hilâfet yapacak, Hilâfet’i de salâh ve felaha sevk edecek ilmiyle ve irfaniyle, tebliğ ve nasihatleriyle, meşveret ve kıyadetleriyle, riyaset ve icraatlarıyla ulemadır. Ve bu husus, mezkur ayetin bidayetindeki „ümmet“ kelimesiyle hitamındaki „El-Müflihun“ nazm-i celilinin tahtinde mündemictir. Allahü Âlem bi müradihi!..

 

Altıncı, yedinci ve sekizinci ayette iki mesele:

1- Tarihten bir misal: Geçmişte de beyyineler mevcutken bir takım hissî ve dünyevî sebepleri nazar-i itibara alarak ihtilaf ve bâdel ihtilaf iftirak ve bâdeliftirak küfür ve irtidad ve neticede azab-ı azim!..

2- Azab-ı azim ve rahmet-i âli’de; hem öyle bir günde ki, bir takım yüzler simsiyah olmuş! Esbab-ı mucibe ise bâdeliman küfre düşme; bir takım yüzler ise bembeyaz! Esbab-ı mucibe ise ya imanda sebat ya da irtidaddan sonra rücu ve tevbe, salâh ve islah!..

 

Dokuzuncu ayette iki mesele:

1- Bunlar tarihî hakikatlardır; Hilaf yoktur. Dünyada zulme, ukbada azaba maruz kalmamak için ibret almanız, kendinize gelmeniz, mütenebbih ve mütteiz olmanız lazım!

2- İlahî bir kaynak; „Allah kullarına zulüm yapmaz! Geçmişinden ibret alıp mütenebbi ve mütteiz olmayanlar şayet dünyada zillet ve esaretle, ukbada azab ve ikabla tecziye edilirlerse bu, kendi kesblerinin bir neticesinden ilahî adaletin bir tecellisinden başka bir şey değildir.

 

Onuncu ayette iki mesele vardır:

1- Bütün mülk ve melekut Allah’a mahsustur; her şey O’nundur. Hayır da zarar da O’nun yedi kudretindedir; emir ve ferman O’nundur, bidayet de nihayet de O’na aittir; muvaffakiyet de ademi muvaffakiyet de O’nun iradesine bağlıdır.

2- Binaenaleyh, ilahî emir ve talimatı yerine getirme de onun nusret ve inayetine sığınmalı, karşılaşacağı tepki ve maniaları, ceza ve işkenceleri onun kapısına iltica ederek defetmelidir.

„Kim Allah’a yardım ederse elbette Allah ona yardım edecektir!“, „Kim Allah’tan korkup ittika ederse Allah ona bir çıkış yolu halk eder…“, „Kim Allah’a tevekkül ederse Allah ona kâfidir,“ gibi ayet-i kerime’ler bu hakikatların birer ifadesi ve vadi sübhanisinin birer tecellisidir.

 

Onbirinci ayette:

1- Müslümanlar artık devlettir; Hakim duruma gelmişlerdir. Yani müstekbirlerin baskı rejimlerine rağmen, onların azim ve gayreti, rabblerinin hidayet ve nusreti, onları; o mustaz’afları ayağa kaldırmış, onları imamlar ve önderler yapmış, müstekbirlerin maddî ve manevî miraslarına varis kılmıştır. Onlara yeryüzünde yer ve yurt vermiş, müstekbir zihniyetlerinde, sistemlerinin de ve onları koruyan ordularının da korktuklarını başlarına getirmiştir. Kasas, 5 ve müteakip ayetler bu hakikatların bir ifadesidir.

2- Harice müteveccih vazifeler ve vecibeler artık başlamıştır. Neden? Çünkü İslam devlet olmuştur. Mü’min olmanın icabı ümmet olmadır. Ümmet olmanın icabı devlet olmadır, hayırlı bir ümmet olmanın icabı ise harice karşı olan vazifeleri ifa etmektir. Harice karşı vazife ise; kâfire imanı, münafıka ihlası, mü’mine ise takvayı tebliğ ve telkindir.

3- Harice karşı olan vazifeye önce yakınından başlamalıdır. Zira gayr-i müslimler arasında müslümanlara en yakın olanı Ehl-i Kitab’dır. Çünkü müslümanlar gayr-i müslim kitabilerin zebihalarını yemeleri, kadınlarıyla evlenmeleri ve diğer işbirliğine girmeleri caizse de diğer kâfirlerle bunları yapmaları caiz değildir.

4- Ehl-i Kitab’ın vereceği zarar, ancak eziyettir, dedikodudur. Onlar, sizlere karşı savaş açarlarsa onlara düşen arkalarına dönüp kaçmaktır, yardım da göremezler. Binaenaleyh, yapılması gerekenler ne ise onu yapmada tereddüt etmeyin, tehir de etmeyin! Zira nusret, onların değil, sizin hakkınızdır.

Elbette böylelerinden ve benzerlerinden tehditler gelecektir. Sizler bu tehditlere karşı davanızı da kendinizi de „Hasbünellahü veni’mel vekil…“ demek suretiyle sipere almış olacaksınız!..

Ali İmran, 159 ayetinde gaye; Hilâfet devletine ulaşmaktır. Bu gayeye ulaşmak için takib edilecek yol: Ferdler cemaatleri, cemaatler mahallî devletleri, mahallî devletler Hilâfet Devleti’ni teşkil etmelidir.

 

Bu hedefe varmanın şartları ise:

1- Kavl-i leyyin,

2- Afivkâr olmak,

3- Dua ve istiğfarda bulunmak,

4- İstişarede bulunmak ve,

5- Tevekkül Alallah!..

Bunların kısa kısa izahları:

1- Tebliğde kavl-i leyyin; yani, ilahî mesajı verirken (yani tebliğ yaparken) asık suratlı olmamak, galizülkalb değil, beşaşetülvech olmak ve nihayet leyyinülkalb olmak lazımdır. Zira aksi hareket, fertleri cemaat yapma şöyle durursun, mevcudu bile dağıtır.

2- Affedici olmak; tebliğ yaparken, kendine karşı işlenen suçları affetmek ve affedici olmak!..

3- Allah’a karşı suçlu ise, ilahî afv ve mağfirete mazhar olmak için, dua ve istiğfarda bulunmak!..

4- Hem fikirlerinden istifade etmek hem de kendilerine kıymet verildiğini ihsas ettirip kalplerini tatyib maksadına binaen emir ve idarede onlarla istişarede bulunmak!..

5- Ba’delistişare azm ve tevekküle riayet etmek!.. Çünkü Allah mütevekkil olanları sever ve yaptıkları tevekkülün semeresini onlara gösterir!..

 

160. ayette üç mesele:

1- Galibiyyetin sırrı Allah’ın nusretidir.

2- Hızlana düşme de O’nun elindedir; hızlana düşürdüğünü, dünya bir araya gelse kurtaramaz.

3- Mü’minler tevekkülünü başka bir şeye değil, ancak O’na yapmalıdır. Ali İmran, 173 ayetinde üç mesele:

1- Tehditler, tehditvari haberler; hem çeşitli kaynaklardan ve hem de çeşitli dillerden; yani tehlike büyük, gelen haberler kuvvetli, inanmamak elde değil!..

2- Bütün bunlara rağmen korku yok; geri dönme yok; gevşeme yok!..

3- Tersine gönüllerde imanın kemale ermesi metanet ve cesaretin artması var; lisanlarda ise „Hasbünallahü veni’mel vekil“ sözünün tekrar edip durması ve „Onların en modern silahları varsa, bizim de güç ve kuvvetine nihayet olmayan Rabb’imiz var, Rabb’ülâlemin vardır.“

 

Ali İmran, 175 ayetinde üç mesele:

1- Tehdit ve korku haberlerini getiren ve bu haberleri yayıp maneviyat kıran, metanet ve cesareti selbedip gönüllere korku salan şeytandır, şeytanın adamlarıdır; düşmanın casuslarıdır.

2- Bu kabil telkin ve tahfifler ancak şeytanın dostlarına tesir eder; bunlar sureten insan iseler de manada ve gönülde şeytanlaşmışlardır.

3- İlahî ferman tecelli ediyor ki:

„Şeytandan ve şeytanlaşmış insanlardan korkmayın, benden korkun! Eğer mü’min iseniz!..“ Zira imanlı bir kalbde ne can korkusu olur ne de mal sevgisi olur!..

 

Bakara, 159-160’da dört mesele:

1- Kur’an’da hak-batıl her şey beyan edilir.

2- Fakat ne yazık ki, ulema bazı sebepleri nazar-ı itibara alarak hakikatları ketmetme yoluna gitmiştir.

3- Dolayısıyla Allah’ın, meleklerin ve lanetçilerin lanetine uğramış, mel’un olmuşlardır.

4- Fakat henüz tevbe kapısı kapanmamıştır. Kendilerine gelip tevbe ederlerse, ihmallerini, ifsatlarını islah ederlerse ve İslam’ın hakikatlarını açık açık beyan ederlerse tevbeleri kabul görecektir. Bu babda Allah’ın vadi sarihdir. Aksi halde lanet içinde ölür giderler.

Bakara, 174 ayetleriyle Ali İmran, 177 ayet-i celile’si de bu manadadır.

 

İslam’da Taviz Yok:

1- Ali İmran, 187:

„Allah, kendilerine kitab verilenlerden: ‘Onu mutlak insanlara açıklıyacaksınız, gizlemiyeceksiniz’ diye söz almıştı. Fakat onlar verdikleri sözü arkalarına attılar ve ona karşılık bir kaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar (onlar)!“

İsra, 73-75 ayetlerinde:

„Az daha onlar, seni, sana vahyettiğimizden ayırarak, ondan başkasını bize iftira etmen için fitneye düşüreceklerdi. Işte o zaman seni dost edinirlerdi. Eğer biz seni sağlamlaştırmamış olsaydık, onlara bir parça meyil edecektin. (Azdan aza taviz vermeye.) O takdirde de sana hayatın da, ölümün de kat kat azabını taddırırdık. Sonra bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.“

Ayette de görüleceği üzere, büyük tavize müsaade yok, normal taviz de yok, tavizin azı da yok, azdan azı da yok; taviz vermeye meyil de yok, meylin azına da müsaade yok!

Ve nihayet tavizin en son şeklini verme yoluna gidildiği takdirde 75. ayetteki azab kendini gösterecektir.

Kehif, 28:

(Müstekbirler geldiler ve dediler ki:)

„Biz gelip seninle oturmak isteriz. Fakat sizin etrafınızı bizim beyenmediğimiz adamlar sarmıştır. Bunları kov, biz gelelim!“ „Hayır!“ cevabını alınca;

„Öyle ise münavebe yap; bir gün onlara bir gün de bize!“ „Hayır!“ cevabını alınca;

„Öyle ise yüzünüz bize sırtınız onlara olsun!“ dediler. Işte mezkur ayet-i celile gelip buna da müsaade etmedi!..

Abese ayeti de mâlum!

Demek oluyor ki Kur’an, bütün taviz kapılarını öyle kapamış ki, en küçük hava girebilecek delik bile bırakmamıştır. Neden? Çünkü taviz felakettir. Bir noktada durmaz; yeni yeni tavizlere götürür ve nihayet İslam’ı yer ve bitirir. Bugünkü İslam’ın yürekler acısı hali dünün tavizkâr insanının belasıdır.

 

Ve nihayet Va’d-i Sübhanî; Nur, 55:

„Allah sizden iman edip salih ameller yapanlara va’detti; onlardan öncekileri nasıl halifeler kıldıysa, onları da yeryüzünde halifeler kılacak ve kendileri için seçip beyendiği dinlerini kendilerine sağlamlaştıracak ve korkularının ardından kendilerini (tam) bir güvene erdirecektir. Onlar hep bana kulluk ederler ve bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Ama kimler bundan sonra inkâr ederse, işte onlar yoldan çıkanlardır.“

 

Ayette başlıca üç mesele:

1- İman ve amel-i salih’in yanında şirksiz ubudiyyet ve teslimiyyet;

2- Yeryüzünde istihlaf (yani hakimiyyet ve iktidar verme), temkin (kendileri için seçip beyendikleri dinlerini sağlamlaştırma…), tebdil (korkularının ardından kendilerini emniyete erdirme).

3- Devam ve sebat (iman ve amel-i salihe, şirksiz ubudiyyette sebat edip küfre ve fıska bir daha dönmeme)!

Yani; istenen üç şeye mukabil va’dedilen üç şey! (1- İman ve amel-i salih; 2- Şirksiz ubudiyyet; 3- Devam ve sebat. Bunlar istenenlerdir. Va’dedilenlere gelince: 1- Is-tihlaf, 2- Temkin ve 3- Tebdil)!

 

Hülâsa:

Buraya kadar müteaddid ayetlerin metin ve meallerini gördük; tefsir ve tahlillerini yaptık. Bütün bunlar, bir nevi ârife târif kabilinden ise de maksadımız iki şey:

1- Hastalığı teşhis,

2- Tedavi.

Uzun zamanların ihmali, yani hakiki manada tâlim ve terbiyeden mahrum bırakılışı, insanımızı çeşitli hastalıklara mübtela kıldı. Hatta kimilerini komaya soktu. Hilâfet müessesesini yıkarak Ümmet-i Muhammed’i çobansız, yani sahibsiz, yani Halife’siz bıraktı. Dini devletten ayırarak dini devletsiz, devleti de dinsiz bıraktı. Öğretim ve eğitimi yabancılaştırdı. Şeriat nizamını yasaklayıp yabancı kanunları getirdi; İslam hukuku yerine Batı hukukunu hâkim kıldı. Ve nihayet İslam’ın temeline (98) dinamit koydu ve neticede yapılan bu inkilablar insanımızı hasta etti, felce uğrattı, komaya soktu. Işte insanımız ve işte hastalığı!..

 

Tedaviye gelince:

Tabiblerin ifadesine göre hastalığın sağlam teşhisi tedaviyi kolaylaştırır. Elhamdülillah, Kur’an ışığında hastalık teşhis edilmiştir; şirk ve inkâr hastalığı, nifak ve cehalet hastalığı, tefrika hastalığı, demokrasi ve laiklik hastalığı vesaire!..

Kur’an ışığında tesbit ve teşhisi yapılan bu hastalıkların tedavisi de elbette yine Kur’an ışığında yapılacaktır ve yapılması da mümkündür. Kur’an bi temamihi ortadadır, hadis külliyatı ortadadır, Akaid ve Fıkıh külliyatı ortadadır ve bu kaynaklardan istifade edecek ve ettirecek tabiblerimiz, ulemamız mevcuttur ve ortadadır ve bu hakikatleri anlıyacak ve anlatacak tebliğcilerimiz ve bu kabil faaliyetlerin maddî finansmanını temin edecek ve Tevbe, 111 ayetinin şuuruna varıp malını da canını da feda edecek ve Saf, 14’de beyan buyrulduğuna göre ilahî orduyu teşkil edecek askerlerimiz de yok değildir. Ayrıca tebliğ vasıtaları da alabildiğine gelişmiştir.

 

O halde „Kur’an elde, Peygamber önde, cemaat malıyla-canıyla arkadadır!“ parolasiyle yola devam edilecektir. Sadece bir şeye ihtiyaç var. O da Halife’nin tayin ve tesbiti! Bu da mümkün! Çünkü, Hilâfet Devleti’nin ve onun alt yapısının tesisini, çatısının çatılmasını gösteren nasslar ve deliller mevcuttur; teferruatında ise şura’lar vardır.

 

Takib edilecek yol:

Her millet mahallî devletini kuracaktır. Kurulan bu devletlere eyalet devleti, mahallî devlet, kutrî devlet, harb emirliği veya benzeri bir isim verilebilir.

İşte bu devletlerin temsilcileri veya şura’ları bir araya gelir, Halife’yi tayin ve tesbit ederler. Ve bu intihab başlangıçta münavebe ile de olabilir. Artık orası şura’nın kararına ve yapılacak anayasaya bağlıdır.

 

Kurulacak müesseseler:

1- Ulema şurası,

2- Danışma şurası, yani şura meclisi,

3- Müşterek tebliğ heyeti,

4- Müşterek tâlim ve terbiye heyeti,

5- Müşterek savunma,

6- Müşterek medeniyyet ve teknik,

7- Müşterek pazar kurma,

8- Müşterek basın ve yayın,

Vesaire!

 

NOT:

1- Mahallî iktidar için (yani federe devleti için) taleb ve tekliflerimiz:

Geçen senelerde sureti ekli mektuplarda da görüleceği üzere Anadolu’daki mevcut kuruluşlara teklif ve talebde bulunduk ve dedik ki:

„Gelin vahdet olalım; devlet olalım! Şöyle ki: Cemaatlerimiz bir araya gelsin de ümmet olsun ve ümmet şurasını seçsin, şura da emirini intihab etsin ve Anadolu’da federe devlet olduğumuzu ilan edelim!..“

Kulak veren olmadı; kimseden ses çıkmadı, müsbet cevap alamadık!

„Hakkı Sahibine Iade“ risalesinde de görüleceği gibi Almanya’nın Koblenz şehrinde 18.04.92’de yaptığımız toplantıda federe devletini ilan ettik ve aynı zamanda Hilâfet Devleti boşluğunu da mecazi manada istişareden sonra doldurmak üzere „En-Naib“ ismiyle tesmiye ederek ve bu suretle ünvan „El-Emir ven-Naib“ şeklini aldı.

 

2- Hilâfet Devleti:

„Tüm Kuruluşları Birliğe Davet“ başlığını taşıyan tebliğimizde gösterdiğimiz esbab-i mucibeyle yani Rabb’ülâlemin’in Kur’an’da bu kadar vadi sübhanisi ve vad-i celalisi karşısında artık yerimizde saymamız caiz olmasa gerek! Ola ki, bu imkânı ve bu fırsatı kaçırabiliriz, günah olur, vebal olur, mesulü biz oluruz!

Binaenaleyh geliniz; kimimiz devlet olmuş (Sudan, İran, Çeçenler gibi), kimimiz de devlet olma yoluna girmiş (Afganistan, Filistin gibi). Bizim gibiler de devlet olduğunu ilan etmiş bulunmaktayız; kimileri de (Tunus, Cezayir, Mısır, Suud, Lübnan, Pakistan Bangladeş, Kırgızistan ve emsali gibi devletler içinde cemaatler haline gelmiş!..

Ve bu arada şunu ilave edelim ki, bizler vaad-i sübhaniye ihlasla inanarak ve O’nun nusret ve inayetine iltica ederek Hilâfet Devleti’ni ilan ettiğimiz takdirde Mevlay-ı Müteâl bizleri muvaffak kılacaktır. İslam âlemindeki bu kabil çalışmalar hız kazanacak, cesaret kazanacak ve iltihaklar olacaktır. Hele hele ilan edilecek Hilâfet Devleti, istinad ettiği nizamnamesi Kur’an’ın ruh ve metnine uygun olursa, kuruluşu sağlam bir yapıya sahip olur ve başındaki Halife’de ilmiyle, amel ve takvasıyla, icraat ve cesaretiyle, ivezsiz ve tavizsizliğiyle mâruf ve meşhur olursa itimad telkin eder, iltihaklar daha da hız kazanır ve hedefe ulaşma daha da kolay olur.

Kardeşlerim! İşte sizlere yazmış bulunduğumu bu mektupla esbab-ı mucibeler ve bunlara müstenid taleb ve tekliflerimi arz etmiş oluyorum ve hüsnü kabul görmesi ve cevabının müsbet olması en halisâne arzum ve talebimdir!.. Kabul görmediği takdirde, birinci merhalede olduğu gibi, ikinci merhalede de biiznillah ve bi-inayetillah üzerimize düşeni yapacağız, Hilâfet Devleti’ni de ilan edeceğiz!..

Ve şunu da ilave edelim ki; işte bu ilandan sonra artık sizlerin şer’an ve hukukan itiraz etme hakkı kalmamıştır. Ancak yukarıda da beyan ettiğimiz vechiyle mahallî devletlerin temsilcileri olarak bir „Ehl-i Hal vel-Akid“ teşkil edildiği taktirde yeniden müzakereye oturulabilir.

Ve yine biz inanıyoruz ki, birinci ilan hususunda muarız ve muhaliflerimiz, şer’an de ilmen de cevap veremedikleri gibi ilan edilmesi çok bereketli olmuş, iltihaklar hız kazanmıştır. Ikinci ilanın da böyle olacağına inanmaktayız. Fakat gönlüm istiyor ki, bu ikinci ilanı hep birlikte yapalım, bu sadece benim gönlüm değil, bütün müslümanlar bunu istemektedir; Hakk’ın rızası da bu istikamettedir.

 

„Şayet biz Hilâfet Devleti’ni ilan edersek düşmanlar birleşir ve bizi yok ederler!“ denirse bu bir ihtimaldir ve bir tevehhümdür. Ve fakat Rabb’ülâlemin’in vadi sarihdir, hakdır ve kesindir. Kur’an’da nasr ve nusret kelimesi yetmişten fazla yerde geçmektedir. Bunlardan sadece bir tanesi şu mealde: „Mü’minlere yardım etme üzerimize bir hakdır.“ (Rum, 47) „Serahat ve hakikatının karşısında ihtimal ve tevehhüme itibar yoktur,“ kaidesi vardır.

Bakınız Cenab-ı Hak başka bir ayetinde „Onlar tuzak kuruyorlar, Allah ise onların tuzaklarını bozacaktır,“ fehvasının bir tecellisidir ki, Allah ne yaptı? PKK’yı kemalistlerin başına musallat etti de kemalistler bizimle uğraşacak zaman bulamadılar ve bulamıyorlar!..

 

3- Endişe varid olsa bile ilanda fayda vardır:

Yukarıda ifade edildiği gibi „Şayet bizler Hilâfet Devleti’ni ilan edersek, düşmanlar birleşir bizi yok ederler!..“ fikri bir ihtimaldir ve bir tevehhümdür demiş ve „katiyyetin karşısında ihtimale itibar yoktur“ kaidesini hatırlatmıştık. Farz edelim ki, bu ihtimal tahakkuk etti; yani düşmanlar birleşti bizi yok etme hareketine girişti, yine bizim kârımız vardır. Neden? Çünkü ehl-i küfrün asıl gayesi müslümanları imhadır, yok etmedir. Siz ilan etseniz de etmeseniz de fırsat bulunca onlar müslümanları yok edecektir. İşte yahudinin, Filistin müslümanlarını, işte Ermeniler’in Karabağ’a saldırması ve işte Sırplar’ın Bosna-Hersek’i imha hareketine girmesi ve diğer ehl-i küfrün de seyirci kalması gibi!

Demek oluyor ki, siz Hilâfet Devleti’ni ilan etseniz de etmeseniz de endişe variddir ve netice değişmiyor. İki halde de imha var, ölüm var ama hangisi kârlı; tercih hangisinde?

1- Sessiz kalarak ölüme gitme mi?

2- Hilâfet Devleti’ni ilan ederek ve mücadelesini vererek ölüme gitme mi?

Tercih: Elbette ikinci şıkkı tercih etmemiz lazım! Neden? Çünkü ikinci şıkda şehid olarak ölme vardır.

 

 

Acele etme:

Acele etmede iki fayda var.

1- Fırsatı kaçırma tehlikesi! Insanlık bir bunalım içinde, kriz geçiriyor, ne yapacağını şaşırıyor! Adeta susuzluk hastalığına yakalanmış, develer gibi susamış, imdat diye feryad ediyor. Suyun şüphelisine, zararlısına bakmıyacaktır. Her önüne çıkacak suyu içecektir. Şayet siz Şeriat’ın o berrak, o şifalı suyunu takdim etmezseniz mikroplu suları içecek, hastalık üstüne hastalığa yakalanacaktır. Ya komaya girecek ya da ölüme gidecektir. Veyahut da en azından şifayâb olması asırlar alacaktır ve buna sebebiyyet veren de sizler olacaksınız.

2- Çıkmaza Girme:

Ve şayet sizler görünüşe bakıp bir takım sebepleri ileri sürer de acele etmezseniz yabancıların teşvik ve tahrikiyle yarın tavizkârlardan veya bid’atçılardan biri çıkıp Halife’liğini ilan ederse, artık siz kolay kolay ortaya çıkamazsınız, Hilâfet ilan edemezsiniz, fırsatı kaçırmış ve işi çıkmaza sokmuş olursunuz ve buna yine siz sebebiyyet vermiş, suçlu siz olmuş olursunuz!..

3- Bereketin oluşması:

Siz Hilâfet Devleti’ni ilan ettiğiniz takdirde Allamülğuyub olan Allah Teala büyük bir bereket ihsan edecek; Tevhid ehli olanlar fevc fevc gelecek, zayıf iradeli olanlar iradelerinde kuvvet bulacak; kalplerinde nifak hastalığı taşıyanlar ise nifaklarını yavaş yavaş terk edip ihlasa yönelecek ve bu suretle iltihaklar hız kazanacaktır. Çünkü, kalpler Allah’ın elinde ve O’nun idaresindedir. Sizler o yönde ve o yolda adım atarsanız muhsinlerden olmuş olursunuz! Allah ise muhsinleri sever ve onların emeklerini zayi etmez!..

 

Hilâfet Devleti’nin asıl görevi:

Günümüz dünyasının hususiyle iki görevi vardır. Bunlardan biri „Tevhid’e evet!“, ikinci ise şirke „Hayır!“dır. Bunlara mukabil de mü’minler iki şey kazanır: Ilahî teminat ve doğru yolda olduklarını tasdik. Kur’an şöyle der:

„İnananlar ve imanlarına zulüm (şirk) bulaştırmayanlar var ya! Işte güven onlarındır ve doğru yolu bulanlar da onlardır.“ (En’am, 82)

Bu mevzuyu bir misalle açıklıyalım:

 

Bir köy düşünün; koyunları var, çobanları da var! Fakat eşkiya çeteleri ne yapmış? Çobanlarını koyunlarının başından uzaklaştırmış ve sürmüş!.. Koyunlar çobansız kalmış! Çobansız kalan koyunlar ne olur? Ya kendilerine kurtlar saldırır ya da kendileri ötekinin-berikinin bağına-bahçesine, tarlasına-çayırına girip tahrip eder!..

Içinde sizin de koyunlarınız var! Köylülere diyorsunuz ki; „Geliniz, istişaresini yapalım da koyunlara münasib bir çoban tayin edelim!..“ İşin garib tarafı; koyunların asıl bir sahibi var; faydalanmak üzere köylülere teslim etmiş! Yarın mal sahibi gelip sizden koyunların hesabını sormaz mı? Elbette soracaktır ve koyunları çobansız bıraktıkları için köylülere ceza bile verecektir! Değil mi?!.

Fakat ne yazık ki, köylüler bunun idraki içinde değiller hatta umurlarında bile değil! Şimdi iş size düştü; artık kendinizi mecburen ortaya koyacak, koyunların başına geçeceksiniz, değil mi? Ve bu, pek tabii bir şeydir!..

Işte günümüz dünyasında manzara tıpki bu! Geciktirmeye gelmez! Ya koyunlar başkalarının haklarını tahrip edecek, ya da kurtlar koyunlara tekrar saldıracak; hatta saldırmakta!..

Bize gelince:

Biz de bu misalden hareket ederek kendimizi ortaya koyduk!.. Bunda iki fayda var! Biri, boşluğu doldurup koyunları mehma imkân çobansız bırakmamak, diğeri de Allah’ın indinde mesuliyyetten kurtulmaya çalışmaktır.

 

Ve netice:

Şurası da çok iyi biline ki; gayemiz şan-şöhret değildir, makam-mevki değildir, para-pul da değildir! Hatta ağır bir külfetin ve ağır bir mesuliyyetin altına girmektir; dedikodulara mâruz kalmaktır ve hatta bir nevi hayat tehlikesiyle karşı karşıya kalmaktır.

Fakat Rabb’ülâlemin vardır; koyunların sahibi vardır, O’na tevekkül ediyor, yardımına sığınıyor; zorlukları aşacağımıza; şer’an, ilmen ve hukuken hakları koruyacağımıza inanıyoruz! Elhamdülillah!..

Kur’an şöyle der:

„Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse (bilsin ki, Allah onları helak eder ve onların yerine), öyle bir nesil getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler; mü’minlere karşı alçakgönüllü, kâfirlere karşı izzetli ve şerefli (güçlü ve kuvvetli), Allah yolunda cihad ederler ve kınayıcıların kınamasından korkmazlar! Bu, Allah’ın bir fazlıdır. Onu dilediğine verir. Allah’ın fazlı geniştir, (O), bilendir.“ (Maide, 54)

 

„Tarih tekerrürden ibarettir“ fehvasınca Tevhid ve şirk birbirini takib edegelmişlerdir. Tevhid ehli, zamanla şirke sapmış, mürted olmuş, tarih sahnesinden silinmiş, yerine mücahid (kahraman) bir millet getirilmiştir. Günümüz dünyasında ve bu arada Anadolu’da aynı manzara yaşanmaktadır. Istisnalar kaideyi bozmaz. Kemalistler, laik kafalılar ve particiler şirke düşmüş, mürted olmuşlardır. Dolayısıyle yıkılmaya, yok olmaya yüz tutmuşlardır! Işte onların yerine yeni bir nesil gelmektedir. Bu nesil; önce particilikten ayrılıp, demokrasiyi terketmiş, Peygamberî bir cemaat olmuş, sonra Anadolu Federe İslam Devleti’ni ihya ve ilan etmiş daha sonra ise, „Hilâfet Devleti’ni“ ihya ve ilan edecektir. Anadolu’da ve İslam âleminde şirk hastalığına mübtela, tarih sahnesinden silinmeye mahkum olanların yerini alacaktır. Ve bu, değişmeyen kanunun bir tecellisidir. Bu hususu şu hadis-i şerif de tefsir ve teyid etmektedir:

„Ümmetimden kıyamete kadar bir taife eksik olmıyacaktır! Onlar hak üzerinde olup (hakkı tebliğ ve telkin edecekler ve asla taviz verme yoluna gitmiyeceklerdir…) Ve bu arada onlara muhalif ve muarızları zarar veremiyeceklerdir!..“

 

Vâdedilen Hilâfet Devleti:

Kur’an ve sünnet’in müteaddit ayet ve hadislerinde işaret buyrulduğu gibi, Allah Resulü (s.a.v.) şu hadisinde de seraheten yer almaktadır:

„İçinizde peygamberlik, Allah’ın dilediği zamana kadar devam edecektir. Sonra Allah, onu kaldıracak. Daha sonra nübuvvet üzerine gidecek olan Halifelik olacaktır. Bu da Yüce Allah´ın dilediği zamana kadar devam ettikten sonra kalkacaktır. sonra ısırıcı hükümdarlık onun yerini alacak; sonra onu kaldırmayı murad ettiği zamana kadar devam edecek, sonra onun yerine cebrî (zorba) bir hükümdarlık olacak ve o da Allah’ın dilediği zamana kadar devam edecek ve bu da kaldırıldıktan sonra yerine Peygamberlik yolu üzerine Hilâfet idaresi kurulacaktır. (Bu sıralamayı yapan Allah Resulü) sonra sükut etti.“(Ahmed b. Hanbel, sahih senetle, 4/273; Cündullah, Said Havva, s. 407’ye bak!)

 

Beş devir:

Hadisi tahlil edersek karşımıza beş dönemli bir tablo çıkacaktır:

1- Peygamber devri;

2- Halife’ler devri;

3- Isırıcı hükümdarlık devri (Emeviler, Abbasiler, Selçuklular, Osmanlılar…);

4- Zorba devri (Cumhuriyet ve M. Kemal devri…);

5- Başa dönen ve peygamberlik devrini esas alan Hilâfet devri!..

„Hilâfet Devleti“ni ihya ve ilan eden bizler, işte bu beşinci dönemin başlangıcında bulunmaktayız. Bu hususta isabet etmişsek, Rabb’imizin lütfudur, şayet hata etmişsek hata bize aittir.

 

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)

 stamp

Emir’ül-Mü’minin ve Halifet’ül-Müslimin

——————————–

(Hilafet ve Halife, kitabından iktibas edilmiştir.)

link
C. Hoca Teşkilat Mensuplarımıza Yazısı
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

İçinde bulunduğumuz hareket hak bir harekettir. Hak olduğu kadar da düşmanı çok ve çeşitlidir; açığı vardır, gizlisi vardır, sinsisi vardır… Sermayeleri de çok farklıdır; tehditlerdir, yalan ve iftiralardır, küçük kusur ve küçük hataları büyük göstermektedir. “Disiplin, organize yoktur!” demeleridir, “Durgunluk, dağınıklık vardır!” demeleridir, “Çalışma, faaliyet yoktur, bir arpa boyu mesafe alınamamıştır…” demeleridir ve saire!..

 

Bütün bunlar maksatlı ve kasıtlı olarak uydurulmaktadır; Çünkü bu hareket, rejimlerini tehdit ettiği için MİT ve ajanlar, kuruluş ve inkişâflarına mani olduğu için –sözüm ona- İslamî kuruluşlar, teşkilatımıza sızmış olup, istedikleri çizgiye çekemeyen ve umduklarına nail olamayanlar ve nihayet mal sevgisini, can korkusunu içlerinden hâlâ atamadıklarından çekip gitmek için bahane arayanlar tarafından uydurulmakta, sinsi bir şekilde yayılmakta ve moral bozmaya çalışılmaktadır.

 

Hemen şunu kaydedelim ki, bu hareket yerine oturmuş, şuurlu, ihlaslı ve mübarek bir cemaat tarafından benimsenmiştir. Elhamdülillah, hareket yüzde yüz sağlam, cemaatı da yüzde yüz samimi!.. Çürükler, korkaklar, kötü niyetliler, ihlassızlar elbette buğday eler gibi elenecekler; Kalburun altına dökülen toz-topraklar, zayıf ve cılız taneler kuşlara, üstünde toplanıp atılan saman, çör-çöpler de hayvanlara yem olacak, kalburun içinde sadece saf buğday kalacaktır.

Asıl teşkilat mensubu işte bunlardır ve asıl cemaat şuruna varmış olanlar işte bunlardır!..

 

Ve işte bunlardır ki, Kur’an’ın, “Tağuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdeler kullarıma: Onlar ki, sözü dinlerler ve onun en güzeline uyarlar. Işte onlar Allah’ın, kendilerini doğru yola ilettiği kimselerdir ve onlar akl-ı selim sahipleridir,” şeklinde tecelli buyrulan Zümer suresinin 17. ve 18. ayet-i kerime’lerinde ifadelerini bi-inayetillah bulmuşlardır.

Ve işte bunlar; bilir ve inanır ki, bu hareket, üzerine düşeni biiznillah yapmıştır!..

 

“Kaynak Kur’an, örnek Peygamber” demiş, onbeş maddeden ibaret temel esaslarını vazetmiş, hiç bir kuruluşun yapamadığı ve cesaret edemediği kemalizm putunu gündeme getirmiş, maskesini düşürüp asıl çehresini göstermiş ve ne mal olduğunu bütün bir dünyaya teşhir etmiştir. Ve buna karşı Tevhidî çizgiyi açık, net ve berrak bir şekilde ortaya koymuş, Kur’an’ın usul ve üslubuna uyarak Tevhid ehlinin kimler, şirk (ve put) ehlinin kimler olduğunu göstermiştir…

Bu hizmet hiç de küçümsenemez, sadece bunu yapmış olması kâfidir.

Zira; davanın başlangıcı ve bu yolda atılacak ilk adım, şirk ve Tevhid saflarının kesin çizgilerle birbirinden ayırt edilmesidir. Bu yapılmadan siz bir noktaya dahi varamazsınız!..

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)

 stamp

Emir’ül-Mü’minin ve Halifet’ül-Müslimin

——————————–

Ümmet Gazetesi, Sayı: 11

link
C.Hoca Şeyh Said şehadeti
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Kemalizme başkaldıran Merhum Şeyh Said’i şehadetinin yıldönümünde rahmetle anıyoruz!

 

DAVA DERGİSİNE KONUŞAN CEMALEDDİN HOCAOĞLU -Rh.a.-:

 

„Şeyh Said çağdaş deccala ve onun inkilaplarına ilk kıyam edenlerden ve ilk  isyan bayrağını çekenlerden olmuştur!“

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)’a Şeyh Said’den, onun hayatından ve hayatındaki mücadelesinden ve mücadelesi esnasındaki Mustafa Kemal’e ve onun inkilaplarına karşı kıyamından ve bu kıyamın değerlendirilmesinden ve tarihteki yerinden sorulmuştu. Hoca’nın cevabı şu oldu:

„Şeyh Said Merhum;

Evvelen: Tarihî bir şahsiyettir; tarihe mal olmuş simalardan biridir.

Saniyen: Çok cepheli bir zat, her haliyle örnek bir insan; cesaret-i medeniyyenin, salabet-i diniyyenin, fazilet-i ilmiyyenin, meziyyet-i sufiyyenin ve nihayet ahlak-ı hamidenin bir timsalidir. Kendisinden sonrakilere, hususiyle ilim ve şeyhlik makamında bulunanlara çok büyük dersler vermiş ve üzerine düşeni yapmıştır.

Şöyle ki:

Şeyh Said Merhum;

1- Bir ilim adamıdır. Hem de doğu medreselerinin yetiştirdiği ender ulemadandır. Medrese tezgâhından geçmiş, on iki ilmi tahsil etmiştir. Ve aynı zamanda ilmin hakkını vermiş, ilmiyle amel etmiştir. Kendini bilen, davasını bilen, dost ve düşmanı bilen, dünya ve ahireti tanıyan, dünyasını ahireti için terketmede tereddüt etmeyen, hak ve batılı idrak eden, hakkın yanında yer alıp batılın karşısına dikilen ulema sınıfından olmuş ve fakat mala-mülke tenezzül edip kendini kaybeden, makam ve mevkiye tâmâh eden, taviz veren, dünya hayatı için baş sallayan, dalkavukluk yapan ulema-i sudan, bel’am tipinden olmamış, tersine çağdaş deccala da ve onun inkilaplarına ilk kıyam edenlerden ve ilk isyan bayrağını çekenlerden olmuştur ve bu suretle ilmin hakkını vermiş, icabını yerine getirmiştir. Ve yine bu suretle ulema makamında olanlara fevkalâde bir ders vermiştir.

 

2- Hakiki bir sofu:

Şeyh Said Merhum, aynı zamanda bir mütesavvıf, hakikî bir sofudur ve bir zikir ehlidir. Medrese hayatını yaşamış, oniki ilmi tahsilden sonra bu ilimlerin ışığında gönül âlemine bakarak bu âlemle de meşgul olmuş, zikir dersini yapmanın yanında cihad görevini terketmemiş, günün dünyasının, istisnaların dışında, oniki ilmi tahsil etmiş olmaları şöyle dursun, isimlerini bile saymaktan aciz şeyhlik makamını işgal eden cihad kaçkını tenbellerden ve ucuz kahramanlardan olmamıştır.

 

3- Tetik çekme:

Şeyh Said Merhum, insan-ı kâmil olmak için üçüncü merhaleden de geçmiştir. Yani kışla hayatını yaşamış gibi bir asker ve bir komutan olmuştur.

 

Üç Müessese:

Zaman zaman yazılarımızda da ifade ettiğimiz gibi, müslüman, kâmil bir insan olmak için şu üç tezgâhtan geçmelidir:

Medrese, tekke ve kışla!

Medresede Şeriat’ı öğrenecek, on iki ilmi tahsil edecektir.

Tekkede tasavvufî bir hayatı yaşıyarak onun inceliğine, hikmetine, aşk ve şevkine vasıl olacak ve bu suretle kalb tezkiyesini, gönül tasfiyesini icra etmiş olacaktır.

Kışla: Kâmil bir insan olmanın üçüncü müessesesi ise, kışladır. Ecdad, buraya „asker ocağı“ ismini verir.

Demek oluyor ki, müslüman, bu tezgahtan da geçmiş olmalı, iyi bir asker ve iyi bir kumandan olarak yetişmelidir. Allah Resul’ü (s.a.v.) de öyle söylüyor ve öyle tavsiye ediyor: „Çocuklarınıza atıcılık, binicilik, yüzücülük öğretiniz!“

 

Ve netice itibariyle şu ifadeyi kullanabiliriz:

Kâmil bir insan ve olgun bir müslüman, ancak bu üç tezgâhtan geçen ve havasını teneffüs edip madde ve ruh yapısına sahip olan insandır. İşte Merhum Şeyh Said Efendi bu üç tezgahtan geçmiş, havasını teneffüs edip madde ve ruh yapısına  sahip olmuş, zülme ve küfre ve her türlü haksızlığa karşı koymuş ve nihayet üzerine düşeni yapmiştır. Allah’ın rahmeti üzerine olsun!..

 

DAVA: Sizce, bu kabil zatların hayatlarını anlatmakta fayda nedir? Nasıl değerlendirirsiniz ve hususiyle yeni nesle ne kazandırır? Bu hususta bize mâlumat verir misiniz?

Cemaleddin Hocaoğlu: Bu kabil şahsiyetler, hayat yolunda ve yolculuğunda birer âlemdir (yani birer alâmettir, birer işarettir ve birer nirengi noktalarıdır), kendilerinden söz etme ilahî rahmetin nüzulüne vesiledir. Çünkü bunlar hak müdafileridir. Hak müdafilerinin ve o yolda can verip şehadet şerbetini içenlerin hayatlarını anlatmaktan, kıssalarını hikâye etmekten maksat, sadece okuyup geçmek veya yazıp çizmek değildir. Tersine örnek alıp küfre ve kâfirliğe karşı cihad etmek, kıyam etmektir. Gerçi Merhum’un başlattığı bu hareket, her ne kadar müslüman geçinen bazı kişilerin ihanet ve hiyanetleri  neticesinde ve dış düşmanların içtekilere bilfiil yardımları sebebiyle başarılı olamıyan bu mübarek hareketi akim bırakmayıp, hiç olmazsa ilmî ve fikrî zeminde  devam ettirmek ve neticede Ümmet-i Muhammed’in topraklarının kendilerine iade edilmesini sağlamak ve devlet idaresini Şeriat’laştırmaktır. Ve bu iş, bu vazife ve bu İslamî inkılab, kan dökülmeden ve Kürt-Türk demeden topyekün Ümmet-i Muhammed’e düşmektedir. Aşağıda da görüleceği üzere, „Ben de müslümanım!“ diyen her ferde, makam ve mevkii ne olursa olsun  her müslümana düşmektedir. Ve her müslüman bundan sorumludur; Dünyada da sorumludur, ahirette de!

Huzur bundadır sadece! İslam düşmanlığını üzerine almış bir putun arkasından gidip onun gibi, Şeriat’a, Allah ve Peygamber’e düşman olmak mı hayırlıdır? Yoksa Allah kanunudan ibaret olan Kur’an’ı anayasa, Allah nizamını kanun kabul edip Allah’a kul, Peygamber’e ümmet olma mı hayırlıdır? Elinizi vicdanınıza koyun da birbirinize sorun!.. Ve aşağıdaki dilekçeyi dikkatle ve insafla okuyun, hatamız, yanlışımız varsa cevap verin! Yoksa hakka kulak verin, gereğine uyun; vallahı ve billahi ve tallahi hayır görürsünüz, mutlu olursunuz!..

 

Tebliğ bizden, tevfik Cenab-ı Mevla’dan!..

link
Cemaleddin Hocaoğlu’nun Ramazan mesajı!
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

El-Emir ven-Naib Cemaleddin Hocaoğlu, mübarek Ramazan ayının girmesi dolayısıyla bir Ramazan tebriği ve mesajı yayınladı. Ramazan ayının feyiz ve bereketinin çok büyük olduğunu belirten El-Emir ven-Naib, ‘‘Ramzan ayı korunma vesilesidir, günahlara karşı kalkandır!‘‘ dedi.

El-Emir ven-Naib Cemaleddin Hocaoğlu’nun Ramazan mesajı şöyle:

‘‘Bu sene de Rabb‘imiz bizleri böyle bir aya yetiştirdi. Ne kadar şükretsek yine de azdır. Çünkü:

1- Ramazan ayı, öyle bir aydır ki, feyiz ve bereketine nihayet yoktur.

2- Ramazan ayı, öyle bir aydır ki, geçmişgünahlardan arınmaya, defterlerden silinmeye vesiledir.

3- Ramazan ayı, öyle bir aydır ki, korunma vesilesidir; günahlara karşı bir kalkandır.

4- Ramazan ayı, öyle bir aydır ki, müslümana sabır ve tahammülü öğretir. Gözleri harama bakmakdan, kulakları haram dinlemekten, elleri harama kaldırmaktan, ayakları harama doğru yürümekten, midesini haram doldurmaktan ve nihayet ağzı haram ve malayani konuşmaktan men eder.

5- Ramazan ayı öyle bir aydır ki, başta kalb olmak üzere yukarıda zikri geçen uzuvları hayır yolunda seferber eder; ‘‘Ma hulika leh‘‘lerinde çalıştırır. Yani gözler hak ve hakikatleri görür, kulaklar, Kur’an ayetlerini dinler, ayaklar camilere gider, eller hayır ve hasenat yapmaya kaldırılır, ağızlar tebliğ ve tavsiyelerde bulunur, kalb ise yaratanının azametini, kudretini ve vermiş olduğu nimetlerini hatırlatır. Tefekkür ve tezekkür eder. Rabb‘isine yaklaştıkça yaklaşır ve bu suretle, Rabb‘isi’nin buyurmuş olduğu hadisin sırrıne mazhar olur.

 

Rabb‘isi şöyle buyurmuş:

‘‘Kulum nafile ibadetleri yapa yapa bana yaklaşır; artık ben onun eli, ayağı, gözü, kulağı  olurum!‘‘

Hele hele Ramazan içerisinde bir gece vardır ki, ona Kadir Gecesi ismi verilir. Kur’an’ın beyanı ile bin aydan hayırlıdır. Böyle bir gecede Kur’an inmeye başlamıştır.

 

Tavsiyelerimiz:

a- Gelişinden sevinmeliyiz. Zira; ‘‘Bir kimse Ramazanın gelişinden dolayı ferah ve sevinç duyarsa Allah onun cesedini cehennem ateşine haram kılar!‘‘ diye Hz. Peygamber (s.a.v.) buyurmuştur.

b- Şimdiden hazırlanmalı, kalb alemini tazim ve saygıya, duyu organlarını ibadet ve hasenat kapılarına açmalıdır.

c- Tebliğ vasıtalarını fazlasıyla dağıtmaya ve bu arada ‘‘Devlet Bulunmaz Bir Nimettir!‘‘ yazısını çokça dağıtmalı, cami kürsülerinde ve ev sohbetlerinde işlemelidir.

d- Vaazları kaçırmamalı, okunan hatimleri dinlemelidir.

e- Zekat, Fitre ve Sadakalarını vermeli ve verecceği yeri de bilmelidir. Nitekim yukarıda zikri geçen risalemizden de ilgili bölümü çokça anlatmalıdır.

f- Ve nihayet Kur’an okumaya, ilim öğrenmeye çalışmalı, zikir dersini ihmal etmemelidir.

Bu vesile ile ve bu heyacanla hepinizin Ramazan-ı şerifinizi tebrik eder, dualarınızı bekleriz.

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)

 stamp

(Ümmet-i Muhammed Gazetesi; Sayı: 74.

8 Ramazan 1413 – 1 Mart 1993)

link
YAZILI YAPMA VE YAZILI İSTEME MEŞRU’DUR
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Hususiyle idarecilikte takip ve tatbik edilmesi faydalı, hatta luzümlü olan şeylerden birisi de verilecek emir ve talimatları, sorulacak sualleri veya istenecek cevapları yazılı olarak vermek, yazılı olarak istemekl caizdir, meşru’dur. Hatta yerine göre luzumludur.

Meşruiyyeti; Kitab, sünnet ve icma-i ümmetle sabittir ve vakidir.

 

1- Kitab ile sabittir

a) Yazmak manasına gelen “Kitabet” kelimesi; Kur’an-ı kerim de mazi sıgası olarak 26, muzari veya muzariden muştak olarak 17, ismi fail sıgası ile 4 yerde zikredilmiştir.

b) Rabbül alemin, Kur’an-ı azimuşşanın bir çok yerlerinde “Farz” kılındı yerine “yazıldı” tabirini kullanmaktadır.

c) Keza Rabbimiz kader mevzuunda da “Ketebe” fiilini kullanmıştır.

d) “Kiramen katipleri” insanoğlunun söz, fiil ve hareketlerini yazı ile tesbit ve kaydetmektedirler.

e) Aşağıda meallerini vereceğimiz ayetlerde olduğu gibi bazı yerlerde “yazacağım, yazıyorum” tabirlerini zikretmektedir;

“Allah, “Allah fakirdir, biz zenginiz” diyenlerin sözünü işitti. Onların dediklerini ve haksız yere peygamberleri öldürmelerini yazacağız ve “Yaangın azabını tadın!” diyeceğiz.” (Al-i İmran; 181)

“Biziz, biz ki, ölüleri diriltiriz ve öne sürdükleri işleri ve bıraktıkları eserleri yazarız. Zaten biz, herşeyi apaçık bir kitabta sayıp kaydetmişizdir.” (Yasin; 12)

f) Kur’an, muarızlarını susturmak için “Kur’anın tümümün, on suresinin veya sadece bir surenin benzerini getirin!.. “ derken getirilecek metnin  her halde yazılı olarak istenmiş olması akla ve mantığa uygundur.

g) Kur’an-ı Kerimde Rabbimiz (c.c.), yazının önemine işaret için Alak suresinde “Oku” emrini tekrar etmenin arkasından kalemden söz etmekte, “Nun” suresinde ise kaleme, kalemin eseri olan yazı satırlarına kasem etmektedir.

h) Bakare suresinin 282. ayet-i ki, bu ayet “Mudayene” ismini alır. yapılan muamele ve munasebetlerin yazılı olmasını çeşitli tabirlerle ifade ve tavsiye eder.

 

2- Sünnet ile sabittir

a) Efendimiz (s.a.v.), gelen ayetleri katiblere yazı ile tesbit ettirmiştir.

b) Yüzlerce hadis-i şerifte “yazma” fiili geçmektedir.

c) Yine efendimiz (s.a.v.) önceleri sahabeye hitaben: “Benden sadece Kur’an ayetlerini yazınız” demişken, sonraları bazı sahabeye hadis yazmaya da müsade etmiştir.

d) Efendimiz (s.a.v.) yine sahabesine hitaben; “Kim benden (Kur’andan) başka birşey yazmış ise onu silsin” (Hadis, Müslim-Zühd)

e) Efendimiz (s.a.v.) Kisra ve Kayser’e mektup yazmıştır. (Hadis, Müslim-Cihad)

 

3- Ücma-i Ümmet

O gün bugün bütün müslümanlar; ulemasıyla, idarecisiyle muhabere münasebetlerini icra etmede yazıdan a’zami derecede faydalanmışlardır. Ve ben bugüne kadar 0kuduğum, kitaplarda yaptığım araştırmalarda “Muamele ve munasebetler hususunda yazılı olmasın sözlü olsun!” bir tasviyeye rastlamadım. rastlayanlar varsa lütfen yazsınlar, memnun oluruz.

 

4- İnsanoğlu ve nisyan

İnsanoğlu unutmaya mahkumdur; zamanın uzamasıyla veya meşguliyetlerinin çokluğu ile söylediği sözün, yaptığı va’din, icra ettiği muamelenin kendisini veya keyfiyyetini veyahut da vereceği veya alacağı malın ve paranın cinsini ve miktarını unutabilir ya da maksatlı olarak te’vile veya inkara sapar veya saptırılır. dolayısıyla ihtilaf ve ihtilat meydana gelir, hak ve hukukun zayi olması haksız haklı, haklı da haksız duruma düşebilir.

Tarihte bunun örnekleri çoktur. Bunlardan sadece bir tanesine işaret edelim:

İbn-i Arabi’nin “Ahkam-ul Kur’an”ına baktığımızda şu satırlara rastlamaktayız:

“Yazıya bakıldığında mesele hatıra gelir. Çünkü, zamanın uzamasıyla insan, yapılan muamele hakkında gaflet edebilir. Zira insan nisyanla maluldur. Şeytan ise onu inkara sevkedebilir. Ölüm gibi bazı hadiselerde insana arız olur. Bu sebeble yazı yazma ve şahid tutma meşru kılınmıştır. Ve bu adet insanlığın tarihiyle başlamıştır. Ahmed İbn Hanbel’in ve daha başkalarının İbn Abbas (r.a) dan rivayetlerine göre; Allah Rasülü şöyle buyurur:

“İlk inkar eden Adem’dir. Bunu üç sefer tekrar etti. Allah’u Teala, Adem (a.s)’ı yarattı, onun sırtını meshetti, zürriyyetini ondan çıkarttı. ve onları Adem’e gösterdi. Adem, onlar arasında yüzü parlak birini görünce:

– Bu kim Ya Rabbi? diye sordu.

Cenabı Allah:

-O, senin oğlun Davud’dur diye cevap verdi. Adem:

– O’nun ömrü ne kadar? diye sordu. Cenab-ı Hak:

- Altmış sene, diye cevap verdi. Adem:

– Yarabbi! Bunun ömrünü uzatsan olmaz mı? Cenab-ı Hakk:

- Olmaz. Ancak sen ömründen kesip ona verirsen O zaman olur. Adem:

– Ya Rabbi Ömrümün kırk senesini ona verdim dedi.

Ve bu suretle Davud (a.s.)’ın yaşı 100’e çıkarken Adem (a.s.)’ın yaşı 1000’ne düştü.

Rabbülalemin Adem (a.s.) ın ömründen kırk sene bağışladığını meleklere yazdırdı. Ve melekleri şahid tuttu. Azrail (a.s) Adem (a.s.)’ın ruhunu almaya geldiği zaman Adem (a.s) “Benim yaşımdan kık sene daha var” dedi. O’na “Sen ömrünün kırk senesini oğlun Davuda verdin!” denince O inkar ett. İşte o zaman yazı ortaya çıkarıldı, delil gösterildi. Adem (a.s.) yazıyı görünce itiraz etmeyip kabul etti. ve bu suretle Davud (a.s.) yaşı 100’e Adem (a.s.) yaşı 1000’e indi

(İbn Arabi, ahkamul Kur’an, C.1 s. 247-2489

 

Ve netice:

Sualleri yazılı olarak yazmanın, cevapları yazılı olarak istemenin meşruiyyeti hakkındaki delilleri ve kaynakları gördünüz. Bir de meseleye şu yönlerden yaklaşalım:

İnsanoğlu; meram ve maksadını şikayet ve itirazını, taleb ve teklifini sözlü olarak bildirebileceği gibi yazılı olarak ta yapabilir. Meramını ifade yaönünden yazılı yapma daha kolay, daaha derli toplu olmanın yanında sorumluluk yönünden de daha ciddi daaha sağlam ve yerine göre tehlikelidir. Çünkü sözün  te’vil ve tefsiri mümkün olabileceği gibi gerektiğinde inkarı da kabildir.

“Ben söylemedim, yanlış anlaşılmıştır..” diyerek işin içinden sıyrılıp çıkabilir. Fakat yazı öyle değildir. tevil ve tefsiri kolay kolay mümkün olmadığı gibi inkarı da kabil değildir. Yazı, her zaman ortadaadır. Bugün de ortadadır, yarın da ortadadır. Ayrıca dosyalanması, dosyaya girmesi de mümkündür.

Bu itibarladır ki, zayıf iradeliler; kendilerine, davalarına ve ilmi güçlerine güvenemiyenler, şikayet ve iddialarında samimi olmayanlar yazıdan, yazılı yapmaktan çekinirler, korkarlar ve haklarında yazılı muamele yapılmasından endişe dduyarlar. Kendilerinin yazılı bir şeye muhatab olmasından şikayetçi olurlar, hatta yazılı sual ve cevap yapmanın meşruiyyetini inkar edecek kadar,leri giderler.

Işte bütün bunlar kendilerine güvenmemenin bir ifadesi ve isbatıdır..

 

Tavsiyelerimiz:

Hususiyle idareci kardeşlerimize tavsiyem odur ki, yapacakları icraat ve muamelelerde yazılı yapmaları, onları dosyalamalarıdır. Bunu ihmal etmemelidirler. Çünkü idarecilikte yazı esastır. Inkarı kabil değildir; unutulduğu takdirde hatırlanmasına, haklı ve haksızın ortaya çıkmasına vesiledir.

 

Velhamdulillahi Rabbil alemin.

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)

stamp

link
KUDÜS YÜRÜYÜŞÜ KONUŞMASI
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

“Noksanlıkan uzaktır O (Allah) ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürüttü. O’na ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık). O gerçekten işıten, gerçekten görendir.” (İsra,1)

“Mescidler Allah’a mahsustur. Allah ile beraber bir başkasına dua etmeyin (ibadette bulunmayın!)” (Cin, 18)

“Onlar, sırf “Rabb’imiz Allah’tır” dedikleri için haksız yere yurtlarından çıkarıldılar. Eğer Allah’ın, bazı insanları diğer bazıleriyle def etmesi olmasaydı, içlerinde Allah’ın ismi çok anılan kiliseler, havralar ve mescidler yıkılırdı. Allah, kendi dinine yardım edene elbette yardım eder. Şüphesiz Allah kuvvetlidir, galibtir.” (Hac, 40)

 

Kudüs şehri ve önemi:

Kudüs mukaddes bir beldedir. Neden? Çünkü Kudüs peygamberler merkezidir; Kudüs, tarihi kudsiyyete sahiptir; sinesinde Mescid-i Aksa vardır, etrafı bereketlerle doludur, Miraç seferinin ilk durağıdır, ahir zaman peygamberi’nin, peygamberler cemaatına imam olduğu bir mabettir. İslam’ın ilk kıblesidir ve büyük mescidlerden biridir…

Bu kadar ehemmiyete sahip ve bu kadar kudsiyyete malik olan Mescid-i Aksa ve bu mescidi sinesinde bulunduran Kudüs şehri, ne yazık ki, yahudinin işgalı altında esirdir, hürriyetten mahrumdur; kan ağlamakta ve “Ey Ümmet-i Muhammed! Ve Ey o kahraman mücahidlerin torunları! Geliniz, beni bu esaretten kurtarınız!..” diye feryat etmektedir.

Sadece Mescid-i Aksa mı? Hayır! Mekke mescidi de Medine mecidi de kendini bilmezlerin elinde ve idaresinde esirdir, hürriyetten mahrumdur…

Ve sadece bu mescidler mi? Hayır! Tağutî sistemlerin hüküm sürdüğü bütün ülke mescidleri ve bu arada başta “Ayasofya” camii olmak üzere Anadolu’daki bütün mescidler işgal altındadır, esir duruma düşmüştür, minber ve kürsülerinde hürriyetten eser kalmamıştır. Yani, Allah’ın mülkünde, Allah için inşa edilen, istisnasız bütün hükümlerinin; ibadetinin de siyasetinin de, din ve devlet işlerinin de anlatılmasına, öğretilmesine, ilimlerinin yapılmasına bir nev’i mektep durumunda olan bütün bu mescidler, ne yazık ki, bu özelliklerini kaybetmiş, küfrün, tağutun elinde esir duruma düşmüştür, işgal altındadır. Sizler, artık bu camii ve mescidlerde İslam’ın devletinden, İslam’ın siyasetinden bahsedemezsiniz!.. Yasaklar konmuştur, mahkemelere götürülür, hapsedilirsiniz…

Sadece mescidler mi işgal edilmiş? Hayır! AIlah’ın nazargahi olan gönüller de işgal edilmiş, fikirlere, vicdanlara zincirler vurulmuştur. O halde mabetler de, beldeler de, gönüller de işgal altındadır.

Yürekler acısı olan bu hal böyle mi devam etsin?!.. Elbette hayır! Bu hal böyle devam edip gidemez, buna, bu gidişe bir dur demek lazım! O halde yeni mücahid fatihlere ve keskin silahlara ihtiyaç vardır. Keskin silahlar ise, iki şeyden ibarettir: Bunlardan biri tebliğ silahı, ikincisi de iman silahıdır.

 

Ama neyi tebliğ?

1- Kur’an ayetlerini tebliğ edeceksiniz! Yani düşüneceksiniz ki, Kur’an son kitaptır, cihanşümûl ve zamanşumûl bir kitaptır, bundan başkasıyle amel etme boşunadır. Kur’an’ın her tip insana hitab eder:

a)     Materyalistlere hitab eder ve der ki:

“Allah’ın varlığında şüphe mi var? (Çünkü) gökleri ve yeri yaratan O’dur!..” (İbrahim,10)

“Allah’ın birliğinin şahitleri; bizzat Allah Teala’dır, melekleridir ve ilim adamlarıdır…” (Ali İmran,18)

b) Kur’an Yahudi ve Hıristiyanlara da hitab eder ve der ki:

“De ki: Ey Ehl-i Kitab! Gelin öyle bir kelimenin etrafında toplanalım ki, sizinle bizim aramızda eşit olsun: Allah’tan başkasına kulluk yapmıyalım, O’na hiçbir geyi ortak koşmıyalım ve birbirimizi Rabb edinmiyelim, sadece Allah’ı Rabb edinelim…” (Ali İmran, 64)

b)    Kur’an münafıklara da hitab eder ve der ki:

“Doğrusu münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah’ın ipine yapışanlar ve dinlerini sırf Allah için yapanlar, işte bunlar mü’minlerle beraberdir. Allah da mü’minlere büyük mükâfat verecektir.” (Nisa,145-146)

c)     Kur’an zalimlere de hitab eder ve der ki:

“(Zulmetmeniz şöyle dursun), zulmedenlere en ufak meyletmeyiniz! Yoksa size ateş çarpar! AIlah’tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı bulamazsınız.” (Hud,118)

e) Kur’an tağutlara (yani Allah’a baş kaldıranlara) da hitab eder ve der ki:

“Hüküm (yani hakimiyyet) Allah’a mahsustur.” (Yusuf, 40)

“…Allah’tan daha güzel hüküm (kanun) koyan kim vardır?. “ (Maide, 50)

f) Kur’an, basın ve yayına da hitab eder ve der ki:

“Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelse onu hemen yayarlar. Halbuki onu peygambere ve aralarındaki yetkili kişilere götürselerdi, içlerinden işin iç yüzünü araştırıp çıkaranlar; onun ne olduğunu bilirlerdi.” (Nisa, 83)

Bir başka ayet:

“Ey inananlar! Fasıkın biri (yani yoldan çıkmışın biri) size bir haber getirirse onu tahkik edin (yani kaynağından araştırın, ondan sonra kanaat ve karara varın!) Aksi halde yaptığınız icraattan dolayı pişman olursunuz da iş işten geçmiş olur.” (Hücurat, 6)

Yeri gelmişken şunu da ilave etmem bir tebliğdir, bir vecibedir:

Bugün dünya huzursuzdur; hiçbir devlet geleceğinden emin değildir. Bir filozofun dediği gibi, “insan insanın kurdu olmuştur.” Devletler ve milletler birbirini yemekle meşguldur. Birbirine karşı bloklar kurmuştur! Bu gidişle insanoğlu felaketin yolundadır.

Dünyayı içine düştüğü bu halden kurtarmak, düşünen insana elbette bir vazifedir. Bunun için bir islah hareketi lazım. Islaha nereden başlayacaksınız? Biliyor musunuz?

İslaha basından ve yayından başlayacaksınız. Aslında dünyayı fesada veren basın ve yayındır, milletleri birbirine düşüren basın ve yayındır, yanlış haberler yayan, haberleri saptıran, akı kara, karayı ak gösteren basın ve yayındır. İstisnalar kaideyi bozmaz.

Basın ve yayının bu yanlış durum ve tutumunu biz bizzat gördük ve yaşadık.

“Biz; vurucu ve kırıcı değiliz” dedik. Onlar tersini gösterdiler.

“Biz; Kur’an ayetlerinden bahsettik”. Onlar ise ayetlerin manasını bize mal ettiler.

“Biz; müslümanın çocuğuna dini öğretiyoruz” dedik. Onlar, Kaplan silah eğitimi yaptırıyor dediler.

“Biz; Kur’an’dan, İslam’dan bahsediyoruz” dedik. Onlar, Kaplan komando yetiştiriyor diye yazdılar.

“Biz; silahımız Kur’an’dır” dedik. Onlar, Kaplan doğuya silah sevk ediyor dediler.

“Biz; kaynağımız Kur’an, önderimiz peygamberdir” dedik. Onlar, Kaplan talimatı Humeyni’den alıyor dediler.

“Biz; buluğ çağına gelmiş çocukları medreseye alıyoruz” dedik. Onlar ise, Kaplan yurda altı onaltı yaşındaki çocukları almış diye yazdılar.

“Biz; tebliğci bir cemaatız, İslam’ı tebliğ ediyoruz” dedik. Onlar, bizi kışkırtıcı gösterdiler.

“Biz; İslam dininin özünde ve yapısında devlet ve siyaset vardır” dedik. Onlar bizi politikacı diye gösterdiler.

“Ve nihayet biz; melek gibi bir cemaatız; beş senelik bir geçmişimiz vardır, polise intikal etmiş kayda değer tek hadise yoktur” dedik. Onlar ise bizi kaba kuvvetçi diye gösterdiler.

Bugün Alman kamuoyu yanlış tanıyorsa, eğer alman mesulleri hakkımızda yanlışve kanunsuz işler yapıyorsa onun mûsebbibi ve suçlusu basın ve yayındır.

Alman mesullerinin medrese ile alakalı son icraatları da kanunsuz ve usulsuzdur; kendi kanunlarını kendileri çiğnemişlerdir. İnsan haklarına tecavüzdür, din hürriyetine, hukuk kurallarına aykırıdır. Bunların yaptığı Hitler’in yahudilere yaptığından farklı mıdır? Bunun hesabını elbette tarih soracaktır. Bu, Almanya’nın tarihinde kara bir lekedir.

Ayrıca çocuk velileri tecavüze uğramıştır. Dava açıp, hesabını sorabilirler. Ümit ederiz ki, alman makamları bu yaùnlış kararlarından dönerler.

 

Muhterem Kardeşlerim!

İşte bizim sözlerimiz bunlardır. Göreceksiniz yarın basın ve yayın bu sözleri nasıl saptıracaktır, nasıl kırpacaklardır. Inşaallah olduğu gibi yazarlarda hem kendileri ciddi bir iş yapmış olurlar, hem de bizi utandırırlar.

Hz. Muhammed’i tebliğ edeceksiniz ve diyeceksiniz ki, o, cihanın peygamberidir, herkes ona uyacaktır, o, herkesin peygamberidir.

Kur’an şöyle der:

“Ya Muhammed! Seni bilimum insanlara peygamber gönderdik.” (Sebe, 28)

İslam Dini’ni tebliğ edeceksiniz ve diyeceksiniz ki, İslam bütün peygamberlerin tebliğ ettiği dinin devamıdır; ondan başka muteber ve makbul bir din yoktur. Kur’an şöyle der:

“Gerçek Sudur ki, Allah’ın indinde makbu veù muteber din İslam’dır.” (Ali İmran, 19)

2-İkinci keskin silah ise imandır: 

a) Dün Iran’da Şah rejimine, bugün de dünya müstekbirlerine karşı mücadele verip onları dize getiren iman gücüdür.

b) Afganistan’da mücahidler; mütecaviz ve işgalci Moskof keferesini bin pişman ettirip çekilmeye mecbur bırakan iman gücüdür.

c) Lübnan’da ki müslümanlar ise sahip oldukları iman sayesinde işgalci kuvvetlere hardlerini bildirmiş, İslam’ın manevi gücünü dünyaya ısbat etmiştir.

d) Kudüs’teki mü’minler ise, mütecaviz ve işğalci siyonist kuvuetlere ve modern silahlara karşı sapan taşlarıyla kendilerini savunmakta, varlıklarını muhafaza etmekte ve dünyanın savaş felsefesini değiştirmektedirler.

Evet, iman öyle bir kuvvettir ki, dağları bile yerinden oynatır.

 

Ey inkilabçı dünya müslümanları ve Ey dünya gençliği!

Sizlere sesleniyor ve diyoruz ki, “Yeni fatihler sizlersiniz! İşgal altında olan gönülleri de, mabetleri de şehirleri de sizler fethedeceksiniz. Çünkü, muhtaç olduğunuz güç ve silah sizlerde mevcuttur. Bunlar tebliğ silahı ile iman silahıdır.

Gayemiz:

a) Müstekbirlerin; baskı ve tehakkümlerine, tağuti sistemlerine, zulüm ve işkencelerine, tecavüz ve işgallerine son vermektir.

b) İstiyoruz ki:

İnsan haklarına:hürmet edilsin, fikir hürriyetine riayet edilşi mabetler hürriyetlerine kavuşsun, adalet teessüs etsin ve nihayet kula kulluk yök olsun da lâh’ın mülkünde Allah’ın dini hakim olsu ve fesattan eser kalmasın!..

 

Ve netice

Bizler; dünya müstekbirlerine karşı mücadele vere  fert ve cemaatlerin, millet ve devetlerin yanında yer aldığımızı, onları maddi-maınevi bütün gücümüzle desteklediğimizi bütün dünyaya ilan ediyor, adaleti hakim kılmasını Rabb’imizden dua ve niyaz ediyoruz!..

Esselamü aleyküm!..

 

14 Mayıs 1988; Frankfurt

 

(’’Mesajlar’’ kitabından iktibas edilmiştir.)

 

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) -Rh.a-

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn:

stamp

link
İslami Hareketler ve Para Babaları
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Günün gündeminde İslam vardır; İslam’ın devleti vardır. Dünyayı meşgul eden bu gündem; bir taraftan dostlarını sevindirip heyecanlandırır, onlara nurlu ufuklar vadeder, çalışmalarına çalışma katmalarına vesile olurken, diğer taraftan da İslam’ın düşmanlarını ve bu arada İslam’ın düşmanlarına jandarmalık yapanları kara kara düşündürmekte; İslam hareketlerini durdurmak ve İslam’ın devlet olmasına mani olmak için Kâfir-Münafık işbirliği yapmakta, müslümanların kanını içecek kadar gözleri dönmekte ve milyarlar sarfetmektedirler.

İşte, dünyanın manzarası bu! Bu manzaranın son derece garip ve son derece acı tarafı, asırlardır İslam’ın düşmanlığını yapan doğulu ve batılı milletler ve devletler değildir. Onlara sözümüz yok; onlar kendi görevlerini yapıyorlar ve yaparlar. Fakat, işin acı ve garip tarafı; bazı müslüman milletlerin ve müslüman ülkelerin başlarınıza çöreklenmiş kula kul olmuş idareciler ve satılmış jandarmalardır. Işte müslümanı üzen budur, tehlikeli olan da budur, çünkü, kaleyi içinden yıkacak budur. Defalarca İslam’a saldırdıkları halde dış düşmanlar, İslam’a zarar verememişlerdir. İslam içten, iç düşmanlardan yara almış ve zarar görmüştür. Binaenaleyh, müslüman, şuurlu müslüman işte bu noktada durmalı, İslam’ın devlet olmasında kim kendisine yar ve yardımcı olacak ve kim buna karşı çıkacaktır. Bu hususu çok iyi tesbit etmeli, basiret ve ferasetini kullanarak kukla idarelerin oyununa gelmemelidir.

 

 

Bu noktada duralım ve Îslam hareketlerine birkaç örnek verelim:

1- İhvanülmüslimin hareketleri,

2- Afganistan cihad hareketleri,

3- İran inkilab hareketleri,

4- Avrupa’da Îslam cemaatleri hareketleri.

Bu hareketlerin müşterek bir noktası ve ortak bir davası vardır. O da İslam nizamını hayata hâkim kılmaktır. Bunlar; din-devlet ikiliğini ortadan kaldırmak için yola çıkmışlardır.

İste; düşmanın ve kuklalarının korktukları da budur ve bu hareketlerdir. Bunlar camilerin açılmasından, kapılarının açık bulundurulmasından ve cemaatlarının çokluğundan korkmazlar; Bunlar müslümanın devlet olmasından korkarlar; Esas korktukları budur. Zira, İslam devlet olduğu takdirde düşmanlar, İslâm ülkelerini ve milletlerini sömüremiyecek, içteki kuklaları da iktidar ve saltanatlarını, tac ve tahtlarını kaybedeceklerdir. Nitekim İran’da İslam devlet olunca, Şah kırallığını, dış düşmanlar da çıkarlarını kaybettiler, ellerini ve eteklerini çekip gittiler.

İran üzerinde hüsrana uğrayan düşman, şimdi gözünü dört açmış durumdadır. Yarın Irak’da, Suriye’de, Anadolu’da, Mısır’da, Ürdün’de, Arap yarım adasında ve diğer İslam beldelerinde İslam devlet olursa, bizim halimiz ne olur diye düşman kara kara düsünmekte, çareler arayıp tedbirler almaktadır. Başta Amerika ve onun güdümündeki gerıci ve yobaz bütün kukla rejimler Saddam’ın yanında yer almakta ve onun küfür ve kâfır rejimini ayakta tutmak için milyarlar akıtmaktadırlar. . .

Hasan El-Benna’ nın kurduğu ve Kutubların devam ettirdiği ihvan cemaatleri, bir taraftan birkısım beceriksiz idarecilerin yüzünden, bir taraftan da para babaları tarafından oyuna getirilerek sarsıntılar geçirmekte, dejenere edilmektedir.

Afganistan cebhesine gelince:

Saldırgan düşman; Dört-beş senedir, modern silahlarla mücehhez ordularıyla cebheyi yaramadı. Iman ve ihlas bağlarıyla birbirine bağlanmış Mücahidlerin karşısında tutunamadılar. Dünyanın gözü önünde rezil ve kepaze oldular. Bu gidişle İslam’ın cihad hareketini durduramıyacağını anlayan düşmanlar, şimdi cebheyi içinden parçalamayı planlamakta, eskimiş ve denenmiş fırarda bulunan ve laik kafalı Zahir Şah’ın başkanlığında kukla bir devlet kurmak istemekte, bunun için de yine para babalarını kullanmaktadır.

 

Avrupa’daki İslam hareketleri de durdurulmak istenmektedir:

I3/Agustos/l983 Köln-Barbaros Camii hareketi; İslam nızamını hayata hâkim kılmak üzere yola çıkmıs ve yol olarak Peygamber metodunu seçmiş, particiliğe paydos dediğini ilan etmişti. Laik kafaları korkutan, parti meftunlarını kızdıran, saltanatları sarsan bu hareketi durdurmak için söylenmedik yalan, yapılmadık iftira, tezgâhlanmadık oyun kalmadı. Fakat,hicbiri fayda vermedi. Şimdi bir oyun kaldı. O da para babalarını harekete geçirip camileri ve zayıf iradeli hocaları satın almaktır. Bazı camiler gezilmekte, bazı kişiler ziyaret edilerek paralar verilmekte veya vadedilmektedir. Ve bu suretle Avrupa’daki İslamî hareketler kontrol altına alınmak istenmektedir.

Böylece, dünyada ve yakın çevrede dönen dolapları kısaca gözden geçirdikten sonra:

Bu vaziyetler karşısında, Allah nizamını dünya hayatına hâkim kılmayı gaye edinen ve bunun için yola çikan kuruluşlara düşen nedir? Son derece uyanık olmalı, gözlerini dört açmalı, küfrün ve kâfirin güdümünde bulunan para babalarının sözlerine ve yardımlarına iltifat etmemelidirler. Îhvan Cemaatleri Hasan El-Benna’nın çizgisinden ne pahasına olursa olsun, sapmamalı, Afgan Mücahitlerı ve ittihadı, münafikane sözlere ve vaitlere kanmamalı, hatta yardımlarına bile tenezzül etmemelidirler. Allah’ın nizamından başka nizam tanımayan, Kur’an’dan başka anayasa kabul etmeyen bir idareye kavuşuncaya kadar mücadeleye ve cihada devam etmelidirler. Ve bu yoldaki sıkıntılara, bugüne kadar olduğu gibi, bundan böyle de katlanmalıdırlar. Katlanmalıdırlar ki, “Haberiniz olsun! Allah’ın yardımı artık yakındır!..” mealindeki ayetin sırrına mazhar olsunlar.

Yakın çevredeki kardeşlerimize gelince: Bugüne kadar yalanlara kanmadıkları, oyunlara gelmedikleri gibi, bundan sonra da kanmıyacaklardır ve kanmamalıdırlar. İslam’ın çizgisinden, Peygamberin metodundan saşmamalıdırlar. Günü gününü tutmayan, para ile satılabilecek kadar düşük karektere sahip olan üç-beş kişinin gitmesinden de asla üzülmemelidirler. Çünkü, herkes layık olduğu safta er-geç yerini alacaktır.

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) –Rh.a.-

stamp

“Tebliğ ve Metod“ kitabından iktibas edilmiştir. (1406/1986)

link
MÜHİM BİR İKAZ
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Hoca, idareci ve tüm teşkilat mensubu kardeşlerime mühim bir uyarı!

Elhamdülillah, teşkilatımız İslam’ın ışığında, ilmî ve fikrî zeminde emin adımlarla hedefine doğru ilerlemektedir. İlerlerken de fert ve cemaatların katılmasıyla da sayısını artırmakta, hacmini genişletmektedir. Keza, gün geçtikçe de cemaatımızdaki cesaret ve şuur seviyesi yükselmektedir. Ve her tarafta kendi varlığını duyurmakta, kabul ve tasdik ettirmektedir. Ve nihayet bu gidiş güzel bir gidiştir, hayırlı ve bereketli bir gidiştir. Bu gidişle Kur’an’ın anayasa, şeriat’ın kanun, devletin Islâm devleti olmasından ibaret olan hedefine, biiznillah ulaşacaktır. Bundan kimsenin şüphesi olmasın! Çünkü Rabb’imizin va’di sarih ve kesindir:

“… Allah’ın dinine yardım edenlere elbette Allah yardım edecektir. Şüphesiz ki, Allah kuvvetlidir, galibtir.” (Hacc, 40)

 

Ancak, muhalif ve muarızlarımız da durmuyor; bu hareketi durdurmak ve karalamak için her türlü yalan ve iftirayı yapmaktan çekinmiyorlar. Fakat, Allah’a şükür yalan ve iftiraları tutmuyor, geri tepiyor. Yani dinen, ilmen ve fikren cevap vermekten aciz kalan Islâm’ın iç ve dış düşmanları, yalan ve iftiralarının hatta tehditlerinin de fayda vermediğini görünce beyinlerinden vurulmuşa dönüyorlar!..

 

Kaba kuvvete başvurma:

Böylelerinin yapacakları tek şey kalmıştır. O da kaba kuvvete başvurup olay çıkarmak, onunla ortalığı velveleye verme yoluna gitmektir. Yani olayları hem kendileri çıkarır, ona sebebiyet verirler hem de basınıyla, yayınıyla o olayları size yüklerler. Hem de habbeyi kubbe edercesine olayları abartır ve kabartırlar ve bu hususlarda yalan ve iftiradan asla sakınmazlar ve utanmazlar!..

İşte bunlardan iki tanesine bu günlerde şahit olmaktayız. Günaydın Gazetesi’nin verdiği habere bakınız; hadiseleri nasıl ters gösteriyor?!.

Büyük puntolarla şöyle diyor: “Almanya’da Kara Ses Cemaleddin Kaplan, bu defa Hamburg’da olay çıkarttı! Almanya’da çatışma! Gericiler camiye sokulmadı! Hamburg kentinde Kara Ses Cemaleddin Kaplan’ın taraftarları camiye girip bildiri dağıtmak istedi. Ancak içeri sokulmadılar. Daha sonra camiden çıkanların üstüne bıçak, sopa ve zincirlerle saldırdılar. Çıkan çatışmada bir kişi yaralandı, altı Türk gözaltına alındı.”

Günaydın Gazetesi yine aynı sayıda yazıyor:

“Almanya’da oturan Kara Ses Cemaleddin Kaplan olay üstüne olay çıkartıyor. 1000’e yakın Türk ve İranlı Almanya’da şeriat lehine gösteriler yaptı. “Kudüs’ü Anma Günü” dolayısıyla yapılan yürüyüşlere yahudilerden oluşan bir grup engel olmak istedi.” (25. Mayıs 1987)

Bir zamanlar bir müftünün keçisi çalınmıştı da gazeteler “Müftü keçi çaldı!” diye yazmışlardı. Insan işittiği zaman inanacağı gelmiyor ama, bu kabil tersyüz etmeleri görünce tamam diyor, demek ki insanoğlu bu derece insanlığını kaybediyor da artık yüzünde utanma hissi kalmıyor. Günaydın’ın ve benzeri gazetelerin, bu olaylarla ilgili yazdıkları hep yalan iftira! Camiye giren yok, girmek isteyen yok; 50-100 m uzaktan cemaata bildiriler dağıtılır, hadise yok. Milli Görüş camisinin karete grubu tahrik edilir, başlarındaki Ispanyol gayri müslim hocalarıyla birlikte bildiri dağıtanların üzerlerine saldırırlar; Polis yetişir, gözaltına alma diye bir şey yok. Gerisi abartmadır.

 

Bonn Yürüyüşü’nde ise, bir grup insan -ki bunların İranlı solculardan olduklarını orada söylediler- toplantıya katılanlara saldırmak istedi ise de polis mani oldu. Binaenaleyh, ister kara ses olsun ister gür ses olsun Cemaleddin Kaplan’ın bu olaylarla ilgisi ne?!. Fakat iIgisi olsa da olmasa da onlar için mühim değil; onlar için mühim olan Cemaleddin Hoca’yı ve bağlı bulunduğu hareketi karalamak, gözden düşürmeye çalışmaktır. Yoksa Cemaleddin Hoca, kanunsuz bir iş mi yapmış? Hayır! Bonn Yürüyüşü için müsaade alınmış, o da bu yürüyüşe bir müslüman olarak katılmıştır. Her müslümanın katılması gereken evrensel bir yürüyüş! Yani bütün dünya müslümanlarını yakından ilgilendiren bir mesele! Mescid-i Aksa meselesi; bu mescidin hürriyete kavuşma meselesi!..

 

Elhasıl: Siz; gazetelerin yazdığına, radyoların yayınına bakmayın; saldıran, bildiri dağıtanlar değil, karşı taraftır. Kudüs Yürüyüşü’nde saldıran, yine karşı taraftır, yürüyüşe katılanlar değildir. Tıpki imam-keçi meselesinde olduğu gibi.

Son derece dikkatli olun:

 

Defalarca söyledidiğimiz ve yazdığımız gibi, tekrarında fayda görüyoruz:

Son derece dikkatli olacaksınız ve olayların üzerine asla gitmeyeceksiniz. Hatta olayların, üzerinize gelmekte olduğunu görürseniz, gerekirse kaçacaksınız, polise haber vereceksiniz. Size dost görünüp sizi tahrik edenler de olabilir, ajanlar da olabilir; karşı taraftan veya sizin tarafınızdan gözüküp, hadise çıkarırlar da sizin üzerinize atıp kendileri çekip giderler, suçlu siz olursunuz…

 

Muhterem kardeşlerim!

Sizlerden son derece istirham ediyorum: Bugüne kadar olaylara karışmadığımız gibi, bundan böyle de karışmayınız. Karışırsanız, hele hadiselere siz sebep olursanız, vebal olur, günah olur, Peygamber’in sünnet’ine aykırı olur. Allah Resulü (s.a.v.), Mekke devrinde bütün eza ve işkencelere rağmen, hep sabırla, hep ayet okuyarak cevap vermiş, sahabesine de aynı şekilde davranmalarını sık sık tavsiye etmiştir. Bilirsiniz; tebliğ devrinde zora baş vurma, eylem yapma, mukabele bilmisil yapma ve şiddet hareketi yoktur ve yasaktır. Zinhar bu kabil şeylerden sakınacaksınız! Şayet Allah’ın rızasına, Peygamber’inin sevgisine mazhar olmak ve başarıya ulaşmak istiyorsanız, Peygamber ve sahabesi gibi hareket edeceksiniz; herhangi bir hadiseye meydan vermeyeceksiniz. Gerekirse hadise yerinden hızla uzaklaşacaksınız!

Ama, İslamî ölçüler içerisinde cevap vermeyi de ihmal etmiyeceksiniz. Hele hele asla taviz vermiyeceksiniz! Sizin yar ve yardımcınız Kavi ve Aziz olan Rabb’ülâlemin’dir!..

 

Selam ve sevgilerimle!..

 

(’’Mesajlar’’ kitabından iktibas edilmiştir.)

 

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) -Rh.a-

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn:

stamp

link
Cemaleddin Hocanın Vahdet Gazetesi ile yaptığı Mülakat
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Cemaleddin Hoca:

“Müslümanlar ittifak ettikleri mevzularda bir araya gelmeli, ihtilaf ettikleri mevzuları da Allah’ın kitabına peygamberin sünnetine götürmelidirler!”

 

Türkiye’de yayınlanan haftalık ’’VAHDET’’ gazetesi, Cemaleddin Hoca ile yapmış olduğu röportajı yayınlamıştı. Ama malesef bir çok yeri sansörliyerek yayınladı. Bu yüzden Cemaleddin Hoca’nın cevabının tam metnini yayınlıyoruz:

 

20/Rabiulâhir/1411

8/Kasım/1990

 

Tarihi yazılmayan (takriben 21/Ekim/1990 tarihinden bir kaç gün önce verdiğiniz) yazılı suallerin cevapları:

 

Sual: 1- Kendinizi tanıtır mısınız? Tanıtımınızın uzun tutulması, bu konuda bir kapalılığın kalmaması için hassaten rica ediyorum.

Cevap: 1- “1926 yılında Erzurum’un İspir kazasında dünyaya” şeklinde başlayan hal tercememi “Tebliğcinin el kitabı” isimli kitabçığın arkasındaki yazının fotokopisini gönderiyorum. Buna ilaveten bir iki şey ilave ediyorum:

T.C. de yirmi sene görev yapmanın yanında Erzurum ve havalisinde MSP mensuplarıyla kırk günlük bir seyahatim vardır. Muarız ve muhaliflerimizin en çok üzerinde durup tenkidimizi yapmak istedikleri bu iki mevzu üzerinde durmak isterim..

 

Görev almak:

Gayr-i İslami bir rejimde görev alma şartlarına riayet edildiği takdirde caizdir. Şahsında olsun, dinden olsun taviz vermiyecek, gayesi ve niyeti Kur’an hakikatlarını tebliğ ve telkin edecek ve aldığı maaşı, zaruri masrafları çıktıktan sonra tebliğ hizmetlerine sarf edecektir. Biz mehma imkan bu şartlara riayet etmeye çalıştık. Çalıştığım ve bulunduğum makamve yerlerde birkaç sefer disiplin kurallarına ve savcılıklara çıkarıldım. Vatandaşlıktan çıkarılmama, mal varlığımıza el konmasına sebep, Adana’daki ve diğer yerlerdeki laikliğe aykırı konuşmalarımızdan dolayı, Adana Ağır ceza mahkemesinde açılan davalar olmuştur. On sene öncesinden emekliye sevkedilmişimin sebebi ise, rejimleri için tehlikeli gördükleri bir çok davranışlarımız ve hizmetlerimizin yanında Kur’an kurslarına ve müftülük binalarına fotoğraf asmayışımızın tesbiti olmuştur. Zamanın sıkıyönetim komutanlığının bütün devlet dairelerine ve resmi kuruluşlara gönderdiği listede bizim de ismimiz vardı. Üst yazısında diyordu ki, aşağıda ismi yazılı şahıslar rejim için tehlikelidirler. Herhangi bir daire ve kurumda görev verilmemesi…

 

MSP’de aday olma:

Particilerle seyahata çıkışımız, az da olsa hata olmuştur. Muarız ve muhaliflerimiz bu yönü de dillerine dolamaktadırlar.

“Çaresiz Kalınca” başlığını taşıyan bildirimizde buna bir nebze cevap verdik. İnsaf ehli bu hareketimizi insaf ölçüleri içerisinde müteala ettiği takdirde ileri götürmez ve der ki:

a) Hatadan dönme bir meziyettir, artık üzerine gidilmez,

 

b) “Mü’min bir delikten bir defa ısırılır” hadisi Peygamberi nazara itibare alınarak ısırılma yoluna gidilmiş, tevbekâr olunmuştur.

 

c) Esasen bu seyahatten gaye bir milletvekili olmak değildi; İslamın hem din hem devlet olma gerçeğini bir de siyaset meydanlarında anlatmaktı. Gaye bu idi. Partililerin tekliflerine cevap olarak “Beni listenin dördüncü sırasına koyacaksınız!..” demiştim. Dördüncü sıradaki adayın kazanma ihtimali binde bir bile değildir. İkincinin kazanma ihtimali son derece zayıftı.

 

d) Şerrin arkasında da bazen fayda vardır derler. Ben o gezilerimde iki şeyi müşahede ettim:

 

1- Particilikte yalan, abartma, kabartma olmanın yanında meleiği şeytan gösterme (çünkü karşı partiden olduğu için), şeytanı da melek gösterme var (çünkü kendi partisinden olduğu için.)

 

2- Parti levhası altında tebliğ yapma imkanı olmadığını da gördüm. Müslüman seni dinlemeye peşin hükümle geliyor; sana ensesini çeviriyor, kulağıyla değil de omuzlarıyla dinliyor, üstelik alaya alıyor. Bu hususu miting meydanlarında gördüğüm gibi, camide de gördüm; partici olmadığınız zamanlarda kürsü önünde oturup gözyaşlarıyla sizi dinlerken, parti damgasını yedikten sonra sizi dinlemesi şöyle dursun, artık selam bile vermez olur!..

 

Sual: 2- Size Köln Humeynisi deniliyor bazı çevrelerce. Bu konuda ne dersiniz? Gerçek siz Humeyni’yi kendinize örnek mi alıyorsunuz, yoksa başka sebebler yüzünden mi böyle söylüyorlar size?

Cevap: 2- Biz Humeyni’yi örnek almıyoruz. Zira bizim için şahıslar örnek değildir. Şahıslar hatadan hali değildir.Hususiyle büyük davalarda öyle bir kaynağa başvurmalı ki, hiç hatası olmasın. Böyle bir kaynakta tek Kitab, Hz. Kur’an’dır. Öyle bir örnek alınmalı ki, onun da tatbikatında hiç hata olmamalıdır. O da tektir. Hz. Muhanmmed (s.a.v.) dir. Bu itibarladır ki, “Kaynak Kur’an, Örnek Peygamber” dusturunu esas almışızdır. Bize Humeyni, Köln’ün Humeynisi demeleri karalamak içindir. Akıllarınca bizi efkâr-ı umumiyede gözden düşürmek için söylenmektedir, söyleyenlede şeriatın devlet olmasını istemiyenlerdir; laik kafalılar ve onların borozanlarıdır.

 

Sual: 3- Size göre İslami bir hareketin temel vasıfları nelerdir? (Bu ve buna benzer sorularımızn cevaplarını isterseniz, yayınladığınız büroşürlerden sayfa ve satır belirterek oralardan yararlanmamızı isteyebilrve oralardan alıntı yapmamızı isteyebilirsini)

Cevap: 3- a) Düstur yönünden onbeş madde malıdır. Ve “Tüm İslamî Kuruluşlara Tebliğ” başlığını taşıyan tebliğde vardır.

 

b) İlim ve yetişme yönünden, üç müesseseden geçmeli:

Medrese, Tekke, Kışla.

İnsanımızın üzerine düşeni hakkıyla yapabilmesi için bu üç tezgahtan geçmesi şarttır. Medresede şeriatı öğrenecek, Tekkede Tarikatı yaşıyacak, Kışlada ise İslam’ın silahlı gücünü belliyecektir.

 

c) Cemaatleşme yönünden şu üç şeye dikkat etmelidir.

Te’liful Kulub, İçtima’ül Kelime, Islah’ül Beyn. Yani fertler birbirini sevecek, her fert hareket hakkında aynı şeyleri söyliyecek, bir ağız olacak ve fertler arasında bir anlaşmazlık, bir dargınlık çıktığında aralarını bulacak ve barıştıracak.

 

d) Merhale yönünden dörttür. Tebliğ, Tarif, Tahkik ve Teslim.

Günün dünyasının ve halihazır insanın muhtaç olduğu mevzular gündeme getirilip tebliğ edilmeli, duyurulmalı ve anlatılmalıdır. Muhatablar tebliğcileri tanımak isteyecekler. Şahıs yönünden olsun, ihlas yönünden olsun, ehliyet yönünden olsun, ihlas ve samimiyet yönünden olsun soracaklar ve tanımak isteyeceklerdir. Muhatabların bu hakkıdır. Bundan sonra tahkik etme ve tedkik yapılar. Asla ve esasa intibak edip etmedikleri derin derin araştırılır. Zira bu kuruluş körü körüne bağlanmayı kabul etmez:

“Sor ve soruştur, tahkik ve tedkik et ve ondan sonra bilerek ve iman haline getirerek bağlan ve teslim ol!” der.

 

 

e) Maliyete dönük olarak başlıca üç şeyden ibarettir.

Dava, Metod, Taviz yok.

Dava: Kur’an’ın anayasa, şeriatın kanun, devletin İslam olmasıdır.

Metod: Peygamber (s.a.v) metodudur. Onun hayatı ve onun tatbikatıdır.

Taviz yoktur; Ne pahasına olursa olsun tavize, uzlaşmaya yanaşmaz. Berraklığını ve parlaklığını daima muhafaza eder. Ve bu üç şeyin doğru olduğuna ve yüzde yüz hak olduğuna inanır ve ilan eder. Çünkü bunlardan her biri vahye dayanır, katiyyet ifade eder. Delillere dayanır. Şüphe ve tereddüt asla kabul etmez. Dolayısıyla bu üç esasta kendisine az da olsa muhalif olanları tanımaz; yanlış ve batıl yolda olduklarını ilan eder.

 

Dışa dönük olarak başlıca iki vasfa sahip:

a) Emr-i maruf ve nehyi münker babında Allah’tan başka kimseden korkmaz;

 

b) Hakkı söylemede hatır-gönül tanımaz.

İşte İslami bir hareketin temel vasıfları bunlardır. Başka bir ifade ile bu vasıflara sahip olan bir hareket İslamidir ve İslami bir harekettir.

 

Sual: 4- İslami hareketin vasıflarını açıkladınız, bu vasıfları kendi cemaatınız üzerinde bulunduruyor mu? Yani siz ve cemaatınız böylesi vasıflara sahip misiniz?

Cevap: 4- Mensublarımızın tümü bu vasıfların çerçevesi içindedirler. Ancak keyfiyet yönünde aralarında fark olabilir. Cemiyet hayatında bu normaldir. Fakat gün geçtikce insanımız, dini ve kuruluşu hakkında malumatını, bilgi ve şuurunda ilerleme kaydetmekte, iman ve cesaret yönünden kuvvetlenmekte; biz de kardeşlerimize yol göstermekteyiz.

 

Sual: 5- Bu vasıflara başkaca hangi cemaatler sahipler? Bu cemaatlerin hem Türkiye hem de dünya bazında örneklendirebilir misiniz? Yoksa eğer, örneklendirmeniz gerekmeyecektir.

Cevap: 5-  Gerek Türkiye’de ve gerekse dünyada bu vasıflara sahip cemaatler bulabilirseniz, bize de haber verirsiniz.

 

Sual: 6- Size göre kâmil manada bir şura heyetinin üyelerinde hangi özellikler bulunmalıdır? Yani şurayı oluşturan insanların hangi vasıflara sahip olmaları gereklidir? Ve bu vasıflara sahip üyelerden meydana geelmiş bir şuranız var mı?

Cevap: 6- Şura üyelerinde bulunması gereken vasıflar başlıca üç şeyden ibarettir: İlim ehli olacak (yani On iki ilme sahip) herhangi bir dalda ihtisas sahibi olacak, İdari kabiliyete sahip olacak. Ve bunların yanı başında da güvenilir kimseler olacaktır. Şura üyelerimiz yetişme yolunda gayret göstermektedirler.

 

Sual: 7- Siz bir İslam cemaatısınız. Sizin dışınızda da İslam Cemaatları var. Gerek Türkiye’de ve gerekse de diğer İslam coğrafyalarında. Bu cemaatlarla ilişkileriniz hangi düzeydedir?

Cevap: 7 Hizb-i İslami ve HAMAS gibi genelde İnkılabçı ruha sahip fert ve cemaatlerle ilişkilerimiz daha çok maddi yardım yapma yönündedir.

 

Sual: 8- Şehid İmam Hasan el-Benna’nın bir sözü var: “Müslümanlar ittifak ettikleri konularda birlikte hareket etmeli, ihtilaf ettikleri konularda ise, birbirlerini maruz görmelidirler..” Bu söz size göre neyi ifade ediyor?

Cevap: 8- Ben de diyorum ki, “Müslümanlar ittifak ettikleri mevzularda bir araya gelmeli, ihtilaf ettikleri mevzuları da Allah’ın kitabına peygamberin sünnetine götürmelidirler. Götürülerken de kendi kafalarına göre değil, müçtehid imamlarımızın ictihadlarına göre hall ve fasletmelidirler.”

 

Sual: 9- İslami çalışmaların 50 civarında olduğunu, bunlardan sadece bir tekinin hak, diğerlerinin ise, batıl olduğunu söylüyorsunuz ve mutlak surette bu rakamın bire indirilmesi gerektiğini belirtiyorsunuz. Bu anlayışa göre bu çalışmalardan sadece bir teki hak.. size göre bu teke indirgemenin usulu ne olmalıdır da bu cemaatler teke indirilebilmelidir? Bu konuda neler söylersiniz?

Cevap: 9- 50 civarında kuruluşların bire indirilmesinin tek bir yolu vardır. O da açık oturum. Basın yoluyla açık oturum. Kimse dipde köşede konuşmayacak, haklı olduğunu yazacak, delil ve kaynaklarını gösterecektir. Kaba tabiriyle altta kalanın canı çıkacak, meydan sadece hakka, haklıya kalacaktır.

 

Sual: 10- Terbiye ve Eğitim, bir İslami cemaatın en önde gelen meselelerinden birisi. Bu konuda ne gibi çalışmalar yapıyorsunuz? Ve bu konuda terbiye edici noktasında elemanlarınız var mı?

Cevap: 10- Eğitim ve öğretim müesseseleri medrese ve tekkedir. Hali hazırda bütün camilerimiz ve bütün evlerimiz medrese ve tekke haline getirilmiş durumdadır. Şeriatı tahsil etmenin yanında zikirlerde yapılmaya çalışılmaktadır. Bantlar ve hususiyle Ümmet-i Muhammed Gazetesi bu babda irtibat sağlamaktadır. Günün imkan ve teknik vasıtalarından istifade etmek suretiyle Kur’an dilini de ve Kur’an harfleriyle okuma yazmayı da yani Osmanlıca’yı da insanımız öğrenmeye çalışmaktadır.

 

Sual: 11- Cemaat olarak neyi hedefliyorsunuz? Proğramınız var mı? Bu proğramınız neleri içeriyor? Hangi ana meseleleri, hangi zaman dilimi içinde yapmayı tasarlıyorsunuz?

Cevap: 11- Cemaat olarak hemen hemen bütün hedefimiz, günümüzün dünyasının insanına; din tanımıyanlara dini, yanlış dinlilere, yani laik kafalılara dinin tümünü, yani İslam’ın hem din hem devlet olduğunu, sistemi batıl olanlara yani partici ve uzlaşmacılara ve tavizcilere, hak sistemi, hak metodu anlatacaağız, tebliğ edeceğiz ve etmekteyiz. Ve işte bunların daha geniş çaplı plan ve proğramını hazırlamaktayız.

 

Sual: 12- Şimdiye kadar düşündüğünüz ve tasarladığınız hizmetleri hangi boyutta gerçekleştirebildiniz?

Cevap: 12- Esasen bizim tek bir meselemiz vardrı. O da “İslam’ın hem din hemde devlet olduğunu” anlatmaktır. Bu meselenin diğer bir ifadesi de “hatayı tashih, noksanı ikmal”dir. Yani din hakkında hatalı düşünenleri ddoğrultmak ve düzeltmek, dini  eksik anlayanları da tamamlamaktır.

İşte bizim bütün gayret ve faaliyetlerimiz bu nokta etrafında dönmekte , konuşmalar ve bildiriler bu mehverde yürümektedir.

Eğer bugün bu hareket istenilen seviyeye ulaşmış ise, bunun iki sebebi vardır. Bunlardan biri imkanlarımızın kısıtlı oluşu, ikincisi engellerin ve baskıların korkunç oluşudur.Bütün bunlara rağmen hareket, tebligatını yapmış, kendisini duyurmuş, usul ve metodunu, kaide ve prensiplerini dost-düşman bütün dünyaya ilan etmiştir.

 

Sual: 13- “Hakikat mü’minin yitik malıdır, nerede görürse alır” prensibi gereğince değişik İslam coğrafyalarında çalışma yapan ialam hareketlerinden istifade etmeyi düşündünüz mü?  Size örneklik edebilecek çağdaş bir İslam hareketi var mı?

Cevap: 13-  Mü’minin yitirdiği hakikat, aynı zamanda İslamın hakikatlarından biridir. İslam coğrafyasında çalışma yapan İslami hareketlerden istifade edebilmek için yine kaynağa bakarız. Kaynağına uyduğu, peygamberin tatbikatına intibak ettiği takdirde yine biz, asıl kaynağa muracak eder oradan alırız. Esasen kaynağa uymayan bir davranışı, mü’minin yitiği saymak mümkün değildir.

 

Sual: 14- Size göre çağdaş meseleler karşısında yeni içtihadlara gerek var mı, yoksa daha önce yapılmış olan içtihadlarla müslümanlar bütün problemlerini çözebilirler mi?

Cevap: 14- Müçtehidler devrinde yapılmış içtihadlarla müslümanlar bütün problemlerini çözebilirler.

Biz buna inanıyoruz. Ancak tek-tük meseleler zuhur ederse ve mevcuda istinad ettirmek mümkün değilse, o zaman içtimai bir içtihad yoluna gidilir. Yani ülema şurası tertip edilir ve ve bir hükme bağlanır. Varılan bu hüküm, ayırca basın ve yayın yoluyla bütün İslam âlemine duyurulur, şer’i şerife ters düşen bir tarafı varsa vakıf olanlardan yazılı deliller istenir ve şura tarafından tekrar gözden geçirilir ve nihai karara bağlanmak suretiyle bir nevi icma meydana getirilir. Benim düşündüğüm budur. Tartışması yapılabilir.

 

Sual: 15- Bir İslami hareketin şura meclisi, ülema heyeti, icra heyeti gibi heyetleri oluyor. Sizin bu heyetleriniz var mı? Varsa ehliyetli kişilerden meydana gelmiş  diyebilir misiniz? Yoksa bu meclislerin tümünü üzerinde bulunduran bir heyet mi var?

Cevap: 15-  Şura ve icra heyetimiz vardır. Yukarıda ifade ettiğim gibi ehliyetli kişilerden olmaya çalışmakta ve çalıştırılmaktadırlar. Şunu kabul ve itiraf etmek gerekir ki, sayıları pek mahdud bir kaç kişi istisna edilirse, istenilen evsaf ve şartlara haiz ilim adamı bulmak çok zor. Çünkü yirmi yedi sene bilfiil medreselerin kapılarına kara kilit asıldı, üstelik dipde, köşede kendi kendilerine ihtiyacı karşılamak isteyenlere de mani olundu, daha da ileri gidilerek cezalar tertip edildi. Sonraları İmam-Hatip okulları ve bunların devamı mahiyetinde olan Enstitü ve İlahiyatlar açıldı ise de, proğramlarının kısırlığı ve genelde ehliyetsiz kişilerin kürsüleri işgal edişi neticesinde istenilen verim elde edilmedi. Yarım mollalar, hatta çeyrek mollalar ortalığı doldurdu.

 

Bilinmeli ki, Kur’an bir ilm-i küldür. Teklifi ilim ve hükümlere de yer vermiştir. Yani Kur’an; iman ve itikadî, ibadet ve taabbüdî, siyasi ve cezaî muamele ve munasebetlere yer verdiği gibi, fizik, kimya astronomi ve biyoloji gibi ilimlere de yer vermiştir. Demek oluyor ki, kur’an ilmine vakıf bir ilim adamı olmak için 12’i ilmi gereği gibi tahsil etmenin ötesinde de demin isimlerini verdiğim ilimler hakkında da hiç olmazsa umumi bilgiye sahip olmak kaçınılmazdır. Böyle olanlara “Zülcenaheyn” ismi verilir. İslamın hakim olduğu devirlerde medreseler bu iki ilminde merkezleri idi.

 

Bir taraftan “Nasara-Yensuru” denirken, bir taraftanda matematik okutulurdu; bir taraftan tefsir, usul-i tefsir okutulurken, bir taraftan da fizik-kimya anlatılırdı…

Ve işe; devlet erkanı da, ordu kumandanları da, müftü ve kadılarda bu müesseselerde ve bu şekilde yetişir, herkes birbirinin dilinden ve dininden anlardı; birbirini sever ve sayardı. Ortada asla bir ikilik yoktu. Sen, ben davası ve kavgası yoktu. Devletin kılıcının önü de arkası da kesiyordu. Topraklar elde ediliyor, beldeler fethediliyor, gönüller kazanılıyordu…

Dış düşmanların iğfallı, satılmışların gizli ve sinsi çalışmaları neticesinde tek merci, iki ordu; medreselerin yanında mektepler açıldı, ikilik tohuımları atıldı; bu iki çevre birbirinin dilinden ve dininden anlamaz hale geldi; biri diğerine ’’softa ve yobaz’’ laflarını atarken diğeri de ötekine ’’zındık, dini kucur’’ damgalarını vuruyordu. Ve işte gele gele o hale geldi ki, bu milletin önünde gidenler birbirini tanımaz oldu; biri şeriat adamı, diğeri ise laik kafalı. ’’İki Din ve Biz’’ başlığını taşıyan bildirimizde de ifade ettiğimiz gibi, memlekette iki din meydana geldi. Biri Allah’ın gönderdiği ve indirdiği İslam, diğeri de laik kafalıların kabul ve müsade ettiği Kemalizm. Birinde anayasa Kur’an, diğerinde Kemalist bir anayasa; Birinde Hakimiyet Allah’ın, diğerinde ise milletin; Birinde içki, kumar, zina… haram, diğerinde ise mübah!..

İşte memleketin hali!.. Uçurumun kenarında! Buna bir dur demek lazım!

Sıfırdan başlama; yepyeni bir nesil, inkılapçı bir ruh, Kur’ani bir terbiye, sahabi bir saff, 12 ilmi tahsil!.. Bunun için çok ciddi bir inkilab: İslam aleyhindeki inkılapları kaldırıp tarihin çöplüğüne atacak, her müesseseye İslami veche verecek mücahid bir kadro!..

İşte böyle bir kadronun yetiştirmesi gayreti içindeyiz! Zaman ve zemin de müsaittir. Kalbinde imanı olan her müslümanı bu yönde ve bu yolda birliğe ve çalışmaya davet ediyoruz!..

 

Sual: 16- Bir cemaatin emiri olarak kimlere danışıyor, kimlerin ikazlarını dinliyorsunuz?

Cevap: 16- İslam’da şura esastır. Alelade işlerde bile danışma, fikir sorma tavsiye edilir ve ’’İstişare eden aldanmaz’’ hadis-i şerifi bunun veciz bir ifadesidir. Biz bu noktadan hareketle: Bu cemaatın emirlik gibi, ağır bir mesuliyetini taşıyan insan olarak, hususiyle meşveret mevzuuna giren meseleleri elbette istişare etmekteyiz; fertlere danışırız, icra heyetine danışırız, senede bir kaç sefer şurayı toplar, aylık, yıllık meselelerimizi müzakere eder, karara bağlarız. Kim olursa olsun, meşru ikazlarını nazari itibara alır, kırılmadan, darılmadan, mütenebbi olur, istifadeye çalışırız.

 

Sual: 17- Cemaat çalışmasına başladığınız yedi yıllık zaman içinde, hiç pişman olduğunuz bir harekette bulundunuz mu? Keşke yapmasaydım dediğiniz bir hareketiniz oldu mu?

Cevap: 17- Bir kere şunu unutmamamız lazımdır ki; biz de insanız; masum değiliz, hata edebiliriz ve hatadan dönmenin bir meziyet olduğunu da biliriz. Ve onun içindir ki, yazılarımızda, konuşmalarımızda bir hata görüldüğü ve tesbit edildiği takdirde ’’yazınız, yazılı olarak sorunuz!’’ diye talep ve tavsiyede bulunuruz. Ve hatta zaman olur ki, bu talebi meydan okurcasına da yaparız.

Bu hikmete binaendir ki, Allah Resulü (s.a.v.) ’’Ya Rabb’i! Beni bana bırakma, beni nefsime bırakma!..’’ şeklinde dua ederdi. Hulefa-i Raşidin Efendilerimiz de; ’’İsabet edersem Rabb’imdendir, hata edersem bana aittir; beni ikaz edersiniz!..’’ demek suretiyle kendilerini tenkide, eleştiriye arzetmişlerdir. Çünkü hatası olmayan sadece Allah (c.c.)’dür. Peygamberlerden dahi bazı zelle tabir edilen hatalar zuhur etmiştir, hemen uyarılar gelmiştir. Bizler kim oluyoruz ki, hatadan salim olduğumuzu iddia edelim. Yedi sene içinde itikadi ve fıkhi hatalarımızın olduğunu hatırlamıyorum. Olmuşsa, yazarsınız. Tevbekar olur, teşekkür ederiz. Fakat icraat ve tatbikatta, daha doğrusu tercihli işlerde hatalı olduğumuz zuhur ederse pişmanlık duyar, tevbe-i istiğfar ederiz. Mesela şu son toplantının konuşması sonunda yazılı soruları okuyan kardeşle, onun mikrofonu ile benim mikrofonum arasında uzak mesafe olduğu için ve aynı zamanda o sıralardan çocuklar gürültü çıkarttığı için okuduğu soruları duyamadığımızdan araya ikinci birinin girmesi, sualleri ondan tekrar duyma ihtiyacı hissedildi. Netice de hiç de güzel bir manzara olmadı. Halbuki mikrofonları birleştirip doğrudan doğruya sorular dinlenebilirdi, aracıya ihtiyaç kalmazdı.

İşte bu bir hata olmuştur. ’’Keşke böyle yapmasaydık!..’’ diye arkadaşlara söyledik.

Suallerinizi Rabb’imizin lütuf ve inayetiyle cevaplandırmaya çalıştık. Bazısı uzun, bazısı kısa olmuştur. Tenkide açıktır.

 

Selamlar!..

link
BİR TEBLİĞ
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Besmele, hamdele ve salveleden sonra…

1- İnsan dünyaya Allah’a kul olmak üzere gelmiştir! Yani hayatın manası, yaratılışın gayesi, insanoğlunun, başkasına değil, yaratanına kul olmasıdır!

2- Tevhid akidesine sahip olması, yani Allah’ın birliği inancına sahip olması, „Allah birdir, eşi, ortağı ve benzeri yoktur!“ demesi ve bu hakikata inanması ve bunu devam ettirmesidir!

3- Allah’a kul olmanın ölçüsü dindir!

4- Din, Allah tarafından gönderilmiş öyle bir kanundur ki, hayatın her safhasına hükmeder. Yani insan bütün söz, fiil ve hareketleri hakkında, başka bir ifade ile fert, aile, cemiyet ve devletle ilgili ne kadar mesele varsa hepsi hakkında müeyyide getirmiş ve hükme bağlamıştır. İslam, insanın tuvalete girip çıkmasından tutun da devletin kuruluş ve icraatına kadar, kadınların ayak patırtılarından tutun da, devletlerarası hukuka kadar müeyyideler koymuş ve hükümler getirmiştir!

5- İslam dini, ilk insan Hz. Adem ile başlamış, bütün peygamberler tarafından tebliğ edilmiş ve son Peygamber Hz. Muhammed’le (s.a.v.) son ve kemâl şeklini almıştır!

6- Din, başlıca dört bölümden ibarettir: İtikad, İbadet, Muamelât (yani dünya ve devlet işleri) ve Ukûbat (yani ceza işleri)!

7- İslam dininde din-devlet ayırımı yoktur! „Din ayrı, devlet ayrıdır!“ sözü küfür ve kâfir sözüdür!

8- İslam’da siyaset vardır; Hatta İslam’ın her hükmü siyasetle ilgilidir! Çünkü;

9- İslam hem din hem devlettir, hem hayat hem nizamdır, hem inanç hem hukuktur, hem merhamet hem cezadır, hem Mushaf (Kur’an ve nasihat) hem kılıçtır!

10- Devlet, dinin bölünmez bir parçasıdır! Dini devletten, devleti dinden ayırırsanız, din devletsiz kalır, devlet de dinsiz olur!

11- Hâkimiyyet, yani kanun koyma yetkisi Tevhid’in, „La ilahe illallah“ demenin bir parçası olup, kayıtsız ve şartsız Allah’ındır ve O’na mahsustur! Buna binaen, „Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız milletindir!“ sözü küfür ve kâfir sözüdür!

12- Kanun koyma yetkisini Allah’tan başkasında görmek, onu Allah’ın yerine koymaktır! Dolayısıyla şirktir, putperestliktir!

13- Müslüman bir milletin devleti müslüman olacaktır!

14- Bir devletin müslüman olabilmesi için anayasası Kur’an olacaktır!

15- Anayasası Kur’an olmayan bir devlet küfür ve kâfir devletidir!

16- Şeriat, umumî manada İslam demektir, Kur’an demektir!

17- İslam dini laik düzenle bağdaşmaz!

18- Bunları söylemeyenler Allah’ın lânetine uğrarlar!

19- Bu 18 maddeden herhangi birine itiraz edenlerden, makam ve mevkileri ne olursa olsun, laf değil, yazılı cevap isteriz!

İşte günümüzün tebliğ mevzuları bunlardır! Her müslüman bunları ezberleyecek veya fotokopisini yapıp dağıtacak ve tebliğ edecektir! Bu, başta hocalar olmak üzere her müslümanın vazifesidir!

 

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) -Rh.a.-

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

link
Tebliğ Yapma Kolay Bir İs Değil!
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Tebliğ yapmak en zor olan şeylerden biridir ve aynı zamanda her insanın yapabileceği hizmetlerden değildir. Zira hak görünüşte acıdır; hakkı tebliğ ise hususiyle anlamıyanlara daha acıdır. Neden? Cünkü nefse ve şeytana, şeytani düşünceye hak ağır gelir ve ters düşer; yerine göre şehevi arzuları engeller. İşte bu hikmete binaen olsa gerek ki, Allah Resulü (a.s.v.) şöyle buyurmuştur:

„Cennet hoşa gitmeyen şeylerle, cehennem ise şehevi arzularla çevrilmiştir!“

Ayrıca teblig, tehdit gerektirir. Nerede ve ne zaman bir tebliğ  hareketi başlamış ise orada bir tepki ve tehdid hareketi başlamıştır. Bu cümleden olarak her peygamberin karşısına bir Firavun ve benzeri  cıkmıştır. Yani diyebiliriz ki, tebliğ; peygamberi bir vazife olup şerefli olduğu kadar  da mal ve can tehlikesini beraberinde getiren bir hizmettir.

Kur`an şöyle der:

„Ey Resulüm! Rabbi`den sana indirileni tebliğ et! Eğer bunu yapmazsan elçilik görevini yapmamış olursun! Allah seni insanların (şerrinden) koruyacaktır. Allah kafirlere hidayet etmez!“ (Maide Suresi; Ayet 67)

„Rabbi`n yoluna hikmetle, güzel öğütle ve mücadele-i hasene ile  davet et! Muhakkak ki, senin Rabbin yolundan sapanları daha iyi bilir, hidayeti bulanları da en iyi bilendir!“ (Nahl Suresi; Ayet 125)

„Allah`ın büyük bir rahmeti idi ki, onlara yumuşak davrandın! Şayet sert ve kalbi katı davransaydın onlar senin yanından dağılır giderlerdi!“ (Ali İmran Suresi; Ayet 159)

Tebliğin Usul ve Adabı:

Tebliğci bu ayetlerin ışığı altında hareket etmelidir ki, hem yapıcı olsun hem de sevap kazansın. Yoksa kar yerine zarar getirir. Kazanacağım diye kaçrır ve ipleri koparır ve bir daha yakalaması ve bağlaması mümkün olmaz ve bunun vebali de kendisine yeter. Böyle bir duruma düşmemek icin tebliğin usul ve adabına riayet eder.

 

Şimdilik bunlardan bir kaçına işaret edelim:

1-    Önce nefsinde İslamı akide, amel ve ahlak olarak yaşamalıdır.

2-    Allah`ın tüm kullarına şefkat ve merhametle yaklaşmalıdır.

3-    Şahsi ihtiras, saplantı, enaniyyet ve şahsı başarı isteğini bir tarafa bırakmalıdır. Ve sadece Allah`ın rızasını kasdetmelidir.

4-    Tebliğcinin muhatabı ne kadar kaba ve sert de olsa yine de tebliğini tatlı ve yumuşak yapmalı, hisse değil, akla hitap etmelidir.

5-    İslam da münakasa yoktur.

İslam da münakaşa yoktur. İslam da münazara vardır. Münakaşa demek, cedelleşme ve cekisme demektir. Münakaşanın gayesi, hakkın ortaya çıkması değil, kendisinin galip gelmesidir. Esasen tebliğci tartışmaya girmez. Saatleri alacak söz düellosuna girmez. Söyleyeceğini söyler, izahı gerekiyorsa konuşulmasını orada keser ve gerisini başka zamana bırakır…

Ehliyet Yönünden Tebligci:

1-    Tebliğci var ki, hem tebliğ yapar hem de tebliğ mevzuunun ilmini yapar ve onun delillerini ve kaynağını gösterir.

2-    Tebliğci var ki, o sadece tebliğ eserlerini okur, doldurulmuş bantları dinletir, ötesine karışmaz.

3-    Tebliğci de vardır ki, onun işi sadece ve sadece tebliğ vasıtalarını dağıtmak ve tebliğcinin eline ulaştırmaktır.

Hasılı bunların üçü de tartışmaya ve münakaşaya girmezler. Yukarıda da söylediğimiz gibi İslam da münakaşa yoktur, münazara vardır. Münazaranın ilmini yapmamış olanlar da bunu yapmazlar.

Ve netice:

O halde tebliğci son derece dikkatli olacak, tebliğ ettiği kisinin sertleştiğini ve kızdığını görünce meseleyi hemen orada kesecek ve daha da ileri götürüp gürültüye meydan vermiyecek ve bir eşref saatini, gününü ve hatta ayını bekleyecektir, üzerine üzerine gidip bağları koparmayacaktır. Efendimizin sabır ve sebatla Ebu Cehil`in kapısına çokca defalarca gittiğini unutmiyacaktır.

Daha fazla malumat icin „Tebliğcinin El Kitabı“ ismini taşıyan kıtabımıza bakılmasını tavsiye ederim.

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) -Rh.a.-

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

link
Mensuplarımıza Tavsiyeler
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

Biz, elhamdülillah, herşeyden önce müslümanız! Ayrıca İslam’ın tebliğcileriyiz! Bunun da ötesinde kimimiz Merkez elemanıyız.

İslam edep dinidir, nizam dinidir! Edebe, riayet edilmesini, nizama uyulmasını emir ve tavsiye eder. Ve bütün bunların yanında bir cemaatız ve örnek bir cemaat olma zorundayız!

 

Cemaat olmanın başlıca üç şartı vardır:

1- Te’lifül-Kulub;

2- İctima’ül-Kelime;

3- Islah’ül-Beyn.

 

1- Te’lifül-Kulub (Gönül Birliği):

Teşkilat mensupları, herşeyden önce kalplerini telif edecek, arasında ülfet ve mahabbet bulunacaktır. Bu da hususiyle dava yönünden birbirlerine itimat edecekler, dolayısıyle aralarında en ufak bir şüphe kalmayacaktır. Bunun için de ithamdan sakınılacak, su-i zann ve tereddütlere meydan verilmeyecektir!

Zira kalpler arasında dava ile alakalı çelişik fikirler, birbirini tutmaz düşünceler mevcut olursa, cemaatlaşma zorlaşır, hatta mümkün bile olmaz.

Kur’an şöyle der:

„Sen onları toplu (bir arada) sanırsın. Oysa onların kalpleri dağınıktır. Çünkü onlar, aklını kullanmayan bir topluluktur!“ (Haşr, 14)

 

2- İctima’ül-Kelime (Söz birliği):

Cemaatleşmenin şartlarından biri de „İctima’ül-Kelime“ yani söz birliği, konuşma birliğidir. Her fert, şayet dava mevzuunda konuşacaksa, hep aynı konuşacaklardır. Nerede olurlarsa olsunlar, hep aynı sözler söylenecek, hep aynı esaslar, aynı kararlar dile getirilecektir! Meseleler kime sorulursa sorulsun, hep aynı cevaplar verilecektir. Sözler arasında çelişme olursa, cemaatleşme mümkün olmaz! İslamî manada cemaat demek yekvücud demektir.

 

İşte cemaat olmanın manası budur! Yoksa her kafadan ayrı ayrı sesler gelirse, ifade ve cevaplar birbirini tutmazsa, birinin intikal ettirdiğini diğeri bozarsa, İslamî bir cemaat meydana gelmez!

O halde İslamî manada bir cemaatın dayanacağı esaslar, İslam’ın ruh ve metnine tıpa tıp uygun olarak, ehil kişiler tarafından tayin ve tesbit edilmiş olacaktır. Çevre ve alakalı münasebetlerde ise, teşkilat mensuplarını akide ve fıkhî yönden rahatsız etmeyecek, kıl ve kâle meydan bırakmayacaktır. Keza, çalışma projeleri madde madde esaslara bağlanacak, o mevzularda da şüphe ve tereddüde mahal bırakılmayacaktır.

3- Islah-ı Beyn (Ara Bulma):

Bir cemaatın fertleri arasında ihtilaf çıkmaz mı? Çıkar, çıkması olağandır! Mesullere veya vakıf olanlara düşen, tarafları, tarafsız bir şekilde dinleyip aralarını bulmaya ve barıştırmaya çalışmalıdır. Taraflar ise, birbirlerine karşı katı kalpli değil, musamahakâr, esnek bir tavır takınmalı, ıslah etmeye, gelenleri dinleyip tavsiyelerine teslim olmalıdırlar. Ayrıca bilecek ve inanacaklar ki, İslam’ın tavsiyesi, Kur’an’ın emri de budur! Kur’an şöyle der:

„Mü’minler ancak birbirlerinin kardeşidir. (Araları açıldığında) aralarında ıslah edilip düzeltin ve Allah’tan korkun ki, size rahmet edilsin!“ (Hucurat, 10)

 

İşte kuruluşun sağlam kaynaklara dayanması, sağlıklı temellere oturması ve her ferdin rahatça uyabilmesi için kuruluşumuz bu babda araştırmalarını yapmış, bugünkü haliyle muhtaç olduğu mevzuları gündeme getirmiş, maddeler halinde kimliğini ortaya koymuş, dost-düşman herkese duyrumuştur. Artık herşey ortadadır! Öyle ki, sistemin yeniden gündeme getirip münakaşasının yapılmasına gerek kalmamıştır! Hele hele bir kardeşin sistemimiz hakkında tartışmaya girmesi sakıncalıdır; Ayrıca teşkilatın itibarını sıfıra düşürür! Ancak bir hata görülürse o, usulüne uygun olarak merkeze bildirilir.

 

Bu itibarla:

1- Bütün teşkilat mensubu kardeşlerimiz ve hususuyla Merkez mensubu kardeşlerimiz bu üç esasa mutlaka riayet edeceklerdir!

2- Teşkilatın kimliğini gösteren „Tüm Kuruluşlara Tebliğ“ adıyla yazılmış ve on beş maddelik yazı çoğaltılıp caminin belli yerlerine asılmalı, evlere, komşu camii cemaatlerine dağıtılmalıdır!

3- Teşkilatımıza sızan fikir ve cereyanlara karşı tedbirler alınmalı ve Merkez bundan derhal haberdar edilmelidir!

4- Merkez’imize sormadan ve müsaade almadan başka kuruluş ve şahıslara ait ne bantlar çoğaltılmalı, ne gazete ve dergilerine abone olmalı, ne de onlar adına propaganda yapmalıdır!

5- Kimse, teşkilatımızın prensiplerine uymayan veya şüphe getirecek olan bir beyanda bulunamaz. Şayet bulunanlar olursa onlar isimleriyle Merkez’e bildirilecektir. Çünkü, yukarıda da söylediğim gibi, hareketimizin sistemi davasıyla, metoduyla, tebliğ vasıtalarıyla tesbit ve tayin edilmiş, basın ve yayın yoluyla dost-düşman bütün bir dünyaya duyurulmuştur!

Tenbih ve tavsiyelerimizi burada bitirirken, hidayet ve tevfiki Rabb’imizden, dua ve gayreti de kardeşlerimizden beklemekteyiz!

 

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) -Rh.a.-

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

link
Tebliğin Usul ve Adabı
genommen: 2014-12-31T21:09:36+01:0009
image_pdf

1-     İhlas: Tebliğci her şeyden önce ihlaslı olmaya çalışır. Yani, bu hizmeti sırf Allah rızası için, Allah’ın emri olduğu için yapar ve yapacağına karar verir; nihayetini bu şekilde ayarlar.

2-     Tebliğ işine en yakın akrabasından veya en yakın komşusundan başlar.

3-     Bunlar arasında tebliğe daha müsait olanlar için önceliktanır.

4-     Tebliğ için evden çıkmadan önce abdest alır, iki rekat namaz kılar arkasından da şöyle dua eder:

’’Ya Rabb’i! Senin emirlerini tebliğ etmek üzere filanın yanına gideceğim. Kavl-i Leyyin ile anlatmayı, ona da güzel kabul ile kabul etmeyi nasip eyle ya Rabb’i! Söylemek benden, tesirini halk etme senden ya Rabb’i! Bunları benim şerrimden, beni de bunların şerrinden koru ya Rabb’i! Beni bunlar hakkında, bunları da benim hakkımda hayra ve hidayete vesile kıl ya Rabb’i!’’

Bu duayı yaptıktan sonra, üç sefer ’’Ayetel Kürsi’’yi okur, üç sefer de ’’Allahümme Salli’’yi okur. Ve sanki Hz. Peygamber (s.a.v.) tarafından vazifelendirilmiş olduğunu düşünerek tebliğatı yapacağı yere doğru gider.

Kapıyı çalarak müsade ister. Kabul gördüğü takdirde içeri girer ve ’’Selamün aleyküm’’ der. Gösterilen yere oturur. Hal ve hatırını sorduktan sonra, ’’Euzü’’ ve ’’Besmele’’ çekerek ’’Fatiha Suresi’’ni okur. Bundan sonra söze başlar ve ’’Elhamdulillah, hepimiz müslümanız, hepimiz mü’miniz. Mü’minler birbirlerinin kardeşleridir, mü’min mü’minin aynasıdır. Bizler kardeşiz; din kardeşiyiz. Birbirimizin eksiğini, kusur ve hatasını gördüğümüz zaman, söylemeliyiz, hatırlatmamız kardeş olmanın gereğidir. Buna binaen; ben bildiklerimi size söylerim, siz de bildiklerinizi bana söylersiniz, birbirimizin eksiği tamamlanmış olur!

Ben şimdi size geldim. Önce kendimi tanıtayımç Ben herhangi bir partinin adamı değilim; herhangi bir art düşünceli bir cemiyete bağlı da değilim, ben müslümanlardan biriyim. Bana inanır ve bana güvenebilirsiniz. Sizden ecir ve ücret de istemem. Sırf dinimizin, senelerdeir ihmal edilen, hatta terk edilen bir meselesini kısaca size anlatmak, tebliğatını yapmak üzere geldim. Kabul etmek veya etmemek size aittir. Bana düşen, Allah rızası için size söylemektir. Tartışmaya giremem, sadece söyler, anlatır giderim. Karar vermede acele etmeyin; söylediklerimi çok iyi düşünür, kararınızı ondan sonra verirsiniz!’’

Tebliğname:

Söyliyeceğim ve tebliğatını yapacağım tek bir meseledir. O da devlet meselesidir. İslam’ın devletidir, İslam’ın siyasetidir. Bel ki diyeceksiniz ki; ’’İslam’ın siyaseti veya İslam’ın devleti var mı ki?’’

Evet muhterem kardeşim! Vardır. İslam’ın devleti de vardır, siyaseti de. Hem de güzeliyle. Hatta İslam’ın her meselesinde siyaset vardır. Siyaset demek, insan idare etmek ve insanı yönetmek demektir.

Devletle din iç içedir; ruhla beden gibi birbirine bağlıdır. Birini diğerinden ayırırsanız, ikisi de işe yaramaz hale gelir. Din devletin temelidir. Devlet de dinin bekçisidir. Temelsiz bina olur mu? Ne olur? Bina çöker. Bekçisi olmayan eşya da zayi olur gider. Değil mi?

Dini devletten, devlet, de dinden ayırırsanız ne olur biliyor musunuz? Din devletsiz kalır, devlet de dinsiz olur!

Dinimizde namaz ve oruç gibi ibadetler ne ise, devlet de odur. İnsanoğlu, kıyamet gününde namazdan nasıl sorulacaksa, devletten de sorulacaktır.

’’Her müslümanın İslam devletine sahip çıkması, devleti yoksa kurulmasına çalışması farzdır.’’

Şurası da çok iyi bilinmeli ki; Dünyada iki çeşit devlet vardır. Bunlardan biriİslam devleti, diğeri de İslam olmayan devlettir. Yani küfür ve kafir devlettir. Bir devletin anayasası Kur’an ise, o devlet İslam devletidir. Anayasası Kur’an değilse, küfür ve kafir devletidir. Çünkü, kanun koyma yetkisi ancak Allah’a aittir; Allah’ın hakkıdır. Buna ’’Hakimiyet’’ denir.

’’Hakimiyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır!’’ Bu hakimiyet hakkı millete veya herhangi bir kişiye veya kişilere vermek şirktir, putperestliktir. Milleti, şahsı veya şahısları putlaştırmaktır.

İnsanlar dünyaya kanun koymak için gelmemişlerdir. Allah’ın gönderdiği kanunlara uymak ve onları uygulamak için gelmişlerdir.

Esasen; insanın kanun yapmaya ne gücü yeter ne de ilmi kafi gelir. İnsanın asıl görevi Allah’a kul olmaktır.

Müslümanın anayasası Kur’an’dır, şeriat’tır. Şeriat demek, Kuranın iki kapağı arasındaki Allah’ın hükümleri, emir ve yasaklarının tümü demektir.

Her müslüman şeriatçıdır ve şeriata bağlıdır ve bağlı olmalıdır. Müslümanın evinde ve ailesinde, mektep ve mahkemesinde, basın ve yayınında, meclisinde ve devletinde sadece söz sahibi Kur’an’dır ve Kur’an olmalıdır. Müslüman, Kur’an’dan başka anayasa, İslam’dan başka kanun tanımaz.

İslam’ın devlet, Kur’an’ın anayasa olması için her müslüman çalışacaktır ve bunu her müslüman tebliğ edecek ve duyuracaktır. Bunu yapmak farzdır. Otuz üç farzdan biridir. Yani marufu emretmekten ibarettir.

Bu yolda ölürse şehit olur, kalırsa gazi olur. Çünkü bu, bir cihad’dır. Cihadın karşılığında cennet vardır; Allah’ın cemalini müşahede vardır.

Tebliğ görevini ben burada bitirmiş oluyorum.

Gayret bizden, tevfik Cenab-ı Hak’tandır.

Esselamü Aleyküm ve rahmetullahi ve berekatüjü.

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan)  

link
İki Çeşit Takvim
image_pdf

İnayet-i Hakk’la her sene olduğu gibi bu seneki takvim de Hicrî seneyi esas almış ve ona göre düzenlenmiştir. Neden?

Çünkü biz müslümanız ve müslüman bir milletiz. Müslümanın ve müslüman bir milletin her şeyi, her işi ve her muamelesi; İslam’ca olmalı ve İslam’a göre hazırlanmalıdır. Ve çünkü, İslam bir bütündür. Bölümleri birbirini tamamlayan parçalarıdır. Hem öyle parçalardır ki onları birbirinden ayırmak mümkün değildir. Bir bütün olarak ve normal bir şekilde alınır ve tatbik edilirse, randıman verir. Fakat, bazı bölümlerini alır bazılarını terk ederseniz, aksar ve sürtüşmeler meydana gelir. O halde, müslümanın takvimi de Hicrî olmalıdır; kameri aylara ve Hicrî yıla göre düzenlenmelidir. Hele hele devlete gitmek isteyen; İslam’ı devlet, Kur’an’ı anayasa yapmayı hedef alan bir cemaatin, bir ailenin gayreti, söz, fiil ve hareketleri mutlaka bu istikamette olmalıdır ve devletin temel yapısını teşkil edecek müesseseleri yavaş yavaş kurmalıdır. Aslolan budur, hak olan budur.

Müslüman orucunu Hicrî takvime göre tutacak, haccına bu takvime göre gidecek, bayramını bu takvime göre yapacak ve kurbanını bu takvime göre kesecektir.

Ayrıca „İslam üstündür ve hiçbir şey ona üstün olamaz!“ hadis-i şerif fehvasınca İslam takvimi Hicrî Takvim’dir. Hiçbir takvim ondan üstün olamaz. Keza müslüman uydu olamaz, başkalarına uyamaz, başkalarının arkasından gidemez; onun şahsiyeti vardır, kendisinden olmayanlara tâbi olamaz. Müslüman önderdir, önde olmalıdır. Tabi olmak gerekirse başkaları ona tâbi olmalıdır. Bir müslümanın gayri müslimleri taklit ve takip etmesi onun ne manasına yakışır ne de şahsiyetine. Müslümanın dini mükemmeldir, kemal bulmuştur ve tamam olmuştur; eksiği gediği yoktur. Dört başı mamur bir dine sahiptir. Mevlây-ı Müteal, Maide Suresi´nin 3. ayetinde bakınız ne buyurur: „Bugün artık, dininizi ikmal ettim ve nimetimi üzerinize tamamladım ve sizler için İslam’a razı oldum!..“

Bir sene on iki aydır:

Şeriat nazarında bir sene oniki aydır. Bu ayların isimleri sırasıyla şöyledir:

Muharrem, Safer, Rebiulevvel, Rebiulahir, Cemaziyelevvel, Cemaziyelahir, Receb, Şaban, Ramazan, Şevval, Zilkaide ve Zilhicce’dir.

 

Kur’an-ı Kerim bu hususu şöyle anlatır:

„Doğrusu Allah gökleri ve yeri yarattığı günkü kesin hükmünde ayların sayısı, Allah katında onikidir. Bunlardan dördü hürmetli aylardır. Bu dosdoğru bir dindir. Öyle ise o aylar içinde kendinize yazık etmeyin ve (Allah’a) şirk koşanlar nasıl sizinle topyekün savaşıyorlarsa, siz de onlarla topyekün savaşın ve bilin ki Allah (günahlardan) korunanlarla beraberdir. Haram ayını başka bir aya ertelemek, küfürde daha ileri gitmektir. Inkâr edenler onunla saptırılır. O (haram ayı)nı bir yıl haram sayarlar ki, Allah’ın haram kıldığının sayısını çiğneyip, Allah’ın haram kıldığını helal yapsınlar. Yaptıkları işin kötülüğü, kendilerine süslü gösterildi. Allah kâfirler toplumuna yol göstermez.“

(Tevbe, 36-37)

 

Şimdi ayetleri tahlil edersek şunları görürüz:

1- Bir seneyi meydana getiren ayların sayısı onikidir.

2- Bu hesap kâinatla ilgilidir ve ona sıkı sıkıya bağlıdır. Yani göklerin ve yerin yaratılışına ve yaratılış kanununa uygundur ve değişmez, sağlam bir kanundur.

3- Oniki aydan dördü hürmete layıktır. Bunlar; Muharrem, Receb, Zilkaide ve Zilhicce’dir. Bu aylarda savaş yapmak vaktiyle haramdı. Bu aylarda eman vardı; herkes malından da canından da emindi. Sonraları bu yasak neshedilip, kaldırıldı.

4- Bu aylardaki yasak kaldırılmadan önce, Arap’lar ne yaparlarmış? Arzu ve heveslerine göre ayların yerlerini değiştirirler ve bu suretle Allah’ın kanunlarına muhalefet ederler, onu başka şekle sokarlarmış. Bunun üzerine 37. ayet gelmiş ve her türlü Allah kanunu değiştirme hareketini yasak ve iptal etmiştir. Kanunları değiştirme hakkını; yani helal ve haram kılma ve her türlü kanun koyma yetki ve selahiyetini dine tahsis etmiştir. Allah’ın izni olmadan herhangi bir insanın, makam ve mevkii ne olursa olsun, kanun meseleleri üzerinde oynaması, tebdil etme ve değiştirme yapması, hatta kendi kafasına göre kanun koyması küfür ve kâfirlikle damgalanmış, hatta kâfirlikte ileri gitmekle vasıflandırılmıştır. Bu ayetler, aynı zamanda inanç esaslarından birini noktalamış oluyor. Şöyle ki, helal ve haram tayin ve tesbit etme hakkının sadece Allah’a ait olduğunu ortaya koyuyor ve bu hakikati Allah’ın gökleri ve yeri yarattığı gün, bütün kâinat binasındaki köklü hakka bağlıyor.

Allah’ın; insanlar için koyduğu kanunlara gelince: İçinde insanların da bulunduğu bütün kâinat için koymuş olduğu umumi kanunun ancak bir cüzü, bir parçasıdır. Öyle ise İslam ve Şeriat kanunlarından yüz çevirmek veya onların yerine başka kanunlar yapmaya kalkışmak, bu kâinat varlığının aslına ve tabiatına ruhuna ve bünyesine aykırı hareket etmektir. Ve bu ise kâfirlikte ileri gitmektir.

5- Bu itibarladır ki, Cenab-ı Hakk, „Bu dosdoğru dindir!“ diye buyurmaktadır. Yani, dosdoğru nizam ve sağlam düstur İslam’ın getirdiği ve beyan ettiği nizamdır. Yani Allah kanunudur.

O halde hayatın nizamı devlet ve devlet müesseselerinin kanunlarını dinden değil de başkalarından almak yaratılışa karşı gelmektir ve insanı kâfirliğe kadar götüren bir günahtır. Bunun için, müslüman olan; bütün söz, fiil ve hareketlerimizin nizam ve düzenini, kanun ve hukuk kurallarını İslam Dini’nden ve onun şeriat’ından almak mecburiyetindeyiz ve bu,bir iman meselesidir ve imanın gereğidir. Imanlı bir insanın başka türlü düşünmesi ve insan yapısı kanunları Allah kanunlarına tercih etmesi mümkün değildir ve düşünülemez…

Bu arada zaman ölçüsünden ibaret olan takvimimiz de İslam’ın ruh ve metnine uygun olmalıdır.

Bakara Suresi´nin 189. ayetinin meali şöyle: „(Ey Resulüm!) Hilallerden soruyorlar. De ki: „O, insanların muameleleri ve hacc için vakit ölçüleridir…“

Bu ayette de görüleceği üzere, hacc gibi ibadetler ve günlük işlerin vakitleri gökteki aya ve onun verdiği ve bu ayların meydana getirecekleri seneye bağlıdır. Yani, sene ile alakalı veya aylarla alakalı ibadet ve muamelelerin zaman ölçüsü kamerî aylardır ve Hicrî Takvim’dir. Fakat ne yazık ki memlekette 60-70 seneden beri, İslam’ın o güzelim kanunları, örf ve âdetleri devletten ve devletin bütün müesseselerinden kaldırılmış, Cuma tatili Pazar’a çevirilmiş, Hicrî Takvim’in yerini, müslümanlarla yakından ve uzaktan hiç alakası olmayan miladî takvim almıştır ve bu suretle mübarek dinimizin örf ve adetleri ihmal edilmiş, unutulmuş ve terk edilmiştir. Ve dolayısıyla müslümanların ibadetleri zorlaştırılmıştır.

İşte Avrupa’daki gerçek müslümanlar ve devletin bütün müesseselerini İslam’laştırmak isteyen insanlar olarak; tarihle, ibadetle ve günlük işlerle çok yakından ilgisi bulunan takvim meselesini Hicrî 7. C. Ahir 1404’e tekabül eden 10.03.1984 tarihinde Köln Ulu Camii’nde yapılan Şûra Toplantısı’nda da gündeme getirmiş, müzakeresini yapmış ve neticede o seneden itibaren Hicrî esasa göre bir takvim hazırlanması hususunda karara  varmış olup, böyle bir takvimin çalışmalarını hoca efendilere tevdi etmiş bulunmaktayız.

 

Tavsiyelerimiz:

1- Sene başı 1 Ocak değil; 1 Muharrem’dir .Yani bu takvim 1 Muharrem’den itibaren başlayacak, bir sene sonra yine 1 Muharrem’de bitecektir.

2- Her gün için bir yaprak değil de, üç gün için bir sayfa ayrılmıştır.

3- Hafta sonunda veya hafta arasında yaprağın ön sayfasındaki yazılar okunduktan sonra yaprak koparılıp atılmayacak, takvim çengelinden çıkarılıp okunan yaprak arkaya döndürülecektir. Ve bir sene sonra atılmayacak, asıldığı yerden kaldırılıp bir kitap gibi kütüphanenize konacaktır.

Tevbe Suresi’nin 36. ayet-i kerime’si olan bu mübarek ayet, kamerî senelerin kaçar aydan ibaret olduğunu ve bunlara riayetin lüzumunu bildiriyor, bunlara riayet etmeyenlerin mesuliyetine işaret buyuruyor.

Kamerî ayların mecmuu 355 gündür. Bir de Sene-i Şemsiye vardır ki, bunun müddeti de 365 gün ile bir günün dörtte biri, yani altı saat kadardır.

Allahü Teala Hazretleri ise bir kısım ibadetleri ifa hususunda   şühûr-i kameriye’ye riayet edilmesini emretmiştir.

Rivayete göre İbrahim (a.s.) da, diğer peygamberler de kamerî aylara riayet etmişlerdir. Bilahare Arap müşrikleri bu kamerî aylara riayeti terk etmişler, bunlara riayeti kendi dünyevî menfaatlerine muhalif görmüşler, bunun neticesi olarak Arabî aylarını tehir ve takdim manalarına gelen, nesî yapmışlar. Bu da küfürde ziyadeliliktir!

Kamerî aylar, öteden beri on iki olup, bunlar bir sene-i kamerî’yi teşkil ederler. Bu aylar öteden beri olduğu gibi Din-i İslam’da da ibadetlere mahsus günleri, vakitleri ihtiva etmek üzere muteber bulunmuştur.

1- Bu emir Allahü Teala’ya dayanır!

2- Peygamber fiiliyle sabit olmuştur.

3- Ümmetin icma ile de tahakkuk etmiştir.

Bakara Suresi’nin 189. ayet-i kerime’si de gösteriyor ki, ibadetler hususunda kamerî aylar muteberdir. Mealen; „Ey Resulüm! Nas, sana ayların azalıp çoğalmasından sual ederler. Sen onlara de ki: ‘Aylar; nassın, muamelât-ı diniyye ve dünyeviyesinin ve haccın vakitleridir!’“

 

Tefsir Erbabı’nın beyanına göre:

Aylarla zaman belirlenmesinde, yani ayın zamansal bir ölçü olarak kabul edilmesinde, insanlar için bir takım faydalar vardır. Bunların bir kısmı dinî, bir kısmı da dünyevîdir.

a) Dinî faydalar:

1- Oruç:

„Ramazan ayı, Kur’an onda indirilmiştir!“ (Bakara, 185)

„Hilali gördüğünüzde oruca başlayınız, hilali gördüğünüzde iftar ediniz!..“ (Buhari, Müslim)

2- Hacc:

„Hacc bilinen aylardır! (Şevval, Zilkaide ve Zilhicce’nin ilk on günü.)“

(Bakara, 197)

3- İddet-i Vefat (Vefat İddeti):

„Kendi kendilerine dört ay on gün beklerler.“ (Bakara, 234)

4- İddet-i Iyas (Bir kadının hayızdan kesilmesi):

Bu da dört kısımdır:

1- Boşanmışsa (hayız görmüyorsa):

„Kadınlarınızdan artık adetten kesilmiş olanlarla, henüz adet görmemiş bulunanların iddetleri üç aydır.“ (Talak, 4)

2- Gebe olursa çocuk dünyaya gelene kadardır;

3- Gebe değilse ve kocası ölmüşse âdet görsün veya görmesin dört ay on gündür.

4- Hayız görüyorsa:

„Boşanmış kadınlar, üç kur (üç kirli hali bekleyip) kendilerini gözetlerler.“ (Bakara, 228)

5- Bayramın Yapılması:

„… Hilali gördüğünüzde iftar ediniz (bayram yapınız)!“ (Buhari, Müslim)

6- Evkata Müteallik Nezirler (Vakitlerle ilişik olan adaklar):

Mesela falan ayın ilk üçünü oruç tutacağım diye adak ediyor.

7- Hilal ile mâlum olabilecek bir sıyam-ı mendup (üç ayları tutmak) gibi.

b) Dünyevî faydalar:

1- Müdayenât (borçlaşmalar),

2- İcârat (kiralar),

3- Mevaid (söz vermeler, vaadler, belli toplantıların tarihleri),

4- Müddet-i Hamlü Rida (Hamlin (hamilelik) ve çocuğun meme emmeden kesilme müddeti),

5- Eyyam ve ecza-i eyyam olan saatler için (günler ve günlerin parçaları olan saatler için, namaz vakitlerinde olduğu gibi) pek çok işler ay hesabına göre yapılacak.

Velhasıl bunların hepsi, yani hem dünyevî, hem de dinî meseleleri, kamerî ay hesabına göre yapmak, her müslüman için, elzemdir ve vacibdir, yani farzdır.

Buna binaen bâlâda dendiği gibi iki çeşit takvim vardır; Evet yeryüzünde genelde iki çeşit takvim vardır:

 

İki takvim:

– Hıristiyanlık esası üzerine hazırlanan miladî takvim;

– İslam esası üzerine hazırlanan Hicrî Takvim!

Devletin müesseseleri:

– Aile, adliye, maarif, neşriyat • Ticarî ve iktisad • Sanayi • Yazı •  Kültür (örf, adet, tarih)  • Tatil  •  Anayasa  •  Takvim

Din:

Hayatın her safhasına şamildir. Her şey hakkında hüküm var! (Vücub-Nedib, İbahat, Hürmet, Kerâhat)

-Kendi modeline uygun!

-Bir kazan suya bir damla neces düşerse, o su murdar olur.

 

İmkânlarımız: 

1- Aile;

2- Neşriyat (Ümmet-i Muhammed): Yeryüzünü ıslah eden basın;

3- Mektep (Medrese, Tekke ve Kışla);

4- Ticarî (Kar-Bir);

5- Yazı (Kur’an alfabesi);

6- Kültür (İslam kültürü);

7- Anayasa (İslam Anayasası);

8- Takvim (Hicrî Takvim);

9- HAKK TV (Yeryüzünü ıslah eden yayın)!

İslam Takvimi: Hicrî;

Hıristiyan takvimi; Miladî!

-Yılbaşı: 1 Ocak,

-Yılbaşı: 1 Muharrem!

 

Belli günler vardır:

– Aşûre  • Mevlid  •  Regâib  • Mi’rac  •  Beraat,

– Üç aylar (Receb-Şaban-Ramazan),

– Kadir Gecesi,

– Bayram,

– Hacc ve Zekât,

– Hamilelik müddeti,

– Irza’ = Süt emdirme,

– İddet görme müddeti,

2- Yazı: (Kur’an harfleri, Osmanlıca)

Namaz vakitleri, günler, aylar, yıl!

3- Hürmet etme, muhafaza etme var, yırtma, kopartma yok!

4- Tarihî ve ilmî bir kitap!

5- Her üç günde bir levha, hatlar yazılı!

6-Kısmen Latin harfleriyle ,

7- Her yaprağın alt kısmında mühim yazılar var!

8- Fıkra, hikâyeden ziyade, tebliğ yazıları (ana meseleler),

Yani Peygamber vazifesini ifa etme!

9- Sıhhatli ve müşahedeye dayanan namaz vakitleri,

Ta Rahmetli zamanında müşahede edilerek hazırlanmıştır!

10- Kağıt son derece kaliteli (1. hamur). Fiyatı sadece 7 DM!

11- Gayb olan bir şeyi ihya etme

(Unutulmuş Hicrî Takvim’in ihyası!)

12- Hilâfet’in ihya ve ilânı.(En mühimi de bu!)

 

Muhterem müslümanlar!

-Bir müslümanın her şeyi müslümanca olması lazımdır!

-Takvim deyip öteye geçmeyin!

-Müslümanın her şeyi haktır!

-Takvimi de haktır; diğerleri batıldır!

-Müslüman uydu olamaz!

-Müslüman Allah’ı sevecek!

-Peygamber’e uyacak!

„KAYNAK KUR’AN, ÖRNEK PEYGAMBER“

İki mühim şey:

1- Anayasa, 2- Takvim!

Şûra’nın kararı vardır:

-Dava hepimizin!

-Biz üzerimize düşeni yaptık ve hazırladık!

-Ötesi size ait!

-Sizden ricamız iki şey:

1- Aleyhte olmamak, dudak bükmemek;

2- Satılmasına yardımcı olmak!

Ben de sizinle beraber 10 adet alıyorum. Siz de en azından 5 adet almalısınız!

Söylemek ve gayret bizden, tevfik ve hidayet Allah’tandır!..

 

 

Muhammed Metin Müftoğlu Kaplan) Hocaefendi

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

 Metin Hoca 2

12. Z. Hicce 1418 (9. Nisan 1998)

link
YENİ BİR YILA GİRERKEN…
image_pdf

Esselamü Aleyküm ve Rahmetullahi ve Berekatühü…

”Şüphesiz ki, Allah’ın göklerle yeri yarattığı günkü takdirinde, ayların sayısı, Allah indinde oni iki aydır!” (Tevbe, 36)

Müslümanların yılbaşısı olan 1 Muharrem günü yaklaşıyor. Yani 1 Muharrem 1421 kabili milâdî 5 Nisan 2000 Çarşamba gününe denk geliyor.

İçinde bulunduğumuz koca bir sene de tarihe ve maziye karışıyor. İşte müslümana düşen nedir? ”Geçen eski yılın muhasebesini yapmak, gelecek yeni yılın da müzakeresini yapmak!”

Buna binaen Hz. Ömer’in şu veciz sözüne kulak verelim:

”Ölmeden önce kendinizi hesaba çekiniz!”

Geçen bir sene içerisinde ”Allah için ne yaptık?” diye kendimize sorarak böylece kendimizi ölmeden önce hesaba çekmek; Yani yaptıklarımız hayır mı şer mi, sevap mı yoksa günah mı, koca bir senemiz boşa mı gitti yoksa her gününü değerlendirip faydalandırdık mı, yani kârımız mı oldu zararımız mı oldu?..

Hatta daha da ileri giderek her akşam yatağa girmeden kendimize bu sualleri bir bir sorup hesaba çektikten sonra uyumaya başlamak lazımdır. Çünkü uyku ölümün bir parçasıdır. Belki sabaha kalkmayabiliriz!

Senenin sonunda da toptan muhasebesini yapıp yeni bir yıla huzur ve sükûnetle, vakar bir şekilde girerek, geleceğin de müzakeresini yapmak lazımdır. Böylece yine kendimizi ahiret yolculuğuna hazırlamamız lazımdır.

”Dünya ahiretin tarlasıdır!” sözü bir Peygamber sözüdür. Neyi ekersen, onu biçersin! (Keşf’ul-Hafa, c. 1)

 

Kısa bir medhalden (girişten) sonra:

Yeni yılımızın hayırlı, bereketli, verimli ve kazançlı bir yıl olabilmesi için yapacağım nasihatlara iyice kulak veriniz:

 

1- Şirksiz ve şeksiz bir iman (yani Tevhid inancı olacak);

2- İlim ve amel (yani maddî ve manevî ilim ve salih bir amel);

3- Takva (yani günahların en küçüğünden sakınıp, hayrın da en küçüğünü işlemektir);

4- Tevekkül (bütün şartları yerine getirdikten sonra, gerisini Allah’a havale etmek);

5- Çalışmak bizden, muvaffakiyet Allah’tan olduğunu bilmek;

6- İslam’ın kolay tarafı; Neticeye varmak bizden istenmiyor;

7- Bizden sadece o yola girmek ve bütün gücümüz sarf etmek isteniyor;

8- Çalışmanın karşılığını (yani nimeti ya dünyada verilir, ya da ahirete tehir edilir);

9- Dünyadaki nimet devlettir, ahiretteki de cennettir!

10- İslam’ın devleti de dünyanın cennetidir!

11- Hicret de İslam’ın devletine giden bir yoldur!

12- Müslümanın yeni yılı hicrî yılıdır!

13- Müslümanın takvimi de Peygamberimiz’in Mekke’den Medine’ye hicretini esas alan Hicrî Takvim’dir!

14- 1 Muharrem müslümanın yılbaşısıdır!

15- Müslümanın anayasası Kur’an, kanunu şeriat, devleti de İslam’dır!

16- Sarık sünneti de müslimle gayr-i müslim arasındaki alâmet-i farika’dır, yani tanınma işaretidir!

17- Başörtü ve tesettür de müslüman hanımların ve müslüman kızların namusudur!

18- Müslümanın ahlâkı, Kur’an ahlâkı olan Peygamber ahlâkıdır!

19- Müslüman asla taviz yoluna gitmez!

20- Velhasıl; Müslümanın kimliği de belli, adı da belidir:

Kimliği: İSLAM; Adı da: MÜSLÜMAN!

Müslümanın kaynağı Kur’an, örneği de Peygamber’dir, yani ahir zaman peygamberi olan Hz. Muhammed’dir!

Onun için biz de Hz. Muhammed’in şu sözüne kulak verip, ona göre hareket edelim:

”İslam üstündür, hiç bir şey ona üstün olamaz!”

Bu hadis-i şerif fehvasınca İslam takvimi Hicrî Takvim’dir. Hiç bir takvim ondan üstün olamaz! Keza müslüman uydu olamaz, başkalarına uyamaz, başkalarının arkasından gidemez. Onun şahsiyeti vardır, kendisinden olmayanlara tabi olamaz. Müslüman önderdir, önde olmalıdır! Tabi olmak gerekirse başkaları ona tabi olmalıdır! Bir müslümanın gayr-i müslimleri taklid ve takib etmesi onun ne manasına yakışır ne de şahsiyetine!..

Buna binaen; şiarımızı bir kez daha tekrar eder ve ”İslam’ın hem din hem devlet, hem ibadet hem de siyaset olduğunu” bütün bir dünyaya duyurmanızı dilerken, bu mübarek yeni yılımız tüm İslam âleminin şuurlanıp, bu gerçekleri görmesine vesile olsun! Bunun yanında gayr-i müslim’lere de dua edelim de, hidayetlerine vesile olsun!

Ayriyeten de İslam’ın bu gerçeklerine inanan, gönül veren ve hayatlarında tatbik eden, Peygamberî olan mübarek cemaatın saflarını ”Bünyan-i Mersus” gibi dolduran siz kadın-erkek, hacı-hoca, genç-ihtiyar Allah dostlarını selamlar, 1421 Hicrî yılbaşılarınızı yürekten tebrik eder, hepinizi Allah’a emanet ederim!

 

Muhammed Metin Müftoğlu Kaplan) Hocaefendi

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

 Metin Hoca 2

 

20 Zilhicce 1420(25 Mart 2000)

Medrese-i Yusufiye / Almanya

 

link
KURBAN BAYRAMI VE HACC FARİZASI
image_pdf

”Gelsinler de kendilerine ait menfaatlere şahid olsunlar ve Allah’ın kendilerine rızık olarak verdiği dört ayaklı hayvanlardan kurbanlıklar üzerine belirli günlerde Allah’ın adını ansınlar. Siz de bu kurbanlıklardan hem yeyin, hem de yoksulu, fakiri doyurun!” (Hacc, 28)

”Gerçekten biz sana kevseri verdik. O halde hemen Rabb’in için namaz (kurban bayramı namazını) kıl ve kurban kes! Doğrusu sana (ebter diyerek) düşmanlık eden, kendisi ebterdir (nesli kesilmiştir)!” (Kevser, 1-3)

 

Ba’des-selam ved-dua…

İlk başta Besmele yazılıdır. Çünkü her işin başı Besmele’dir, yani Allah’ın adıyla başlanır!

Bakınız, Peygamberimiz ne güzel buyurmuş: ”Önemli olan herhangi bir iş Allah’ın ismiyle başlanmazsa, o iş ebterdir.” (Beyhaki)

Yani yapılan işte bereket yoktur; Eksiktir, sonu gelmez, tamamlanmamıştır. Onun için müslümanların meşru olan her işte Besmele çekmeleri güzel olan âdetlerindendir. Sen de unutma, Besmele’yle otur, Besmele’yle kalk, Besmele’yle ye ve Besmele’yle iç, Besmele’yle uyu, Besmele’yle çalış ki, bütün işlerin rast gitsin! Besmele, tuvalete girmenin dışında her yerde çekilir!

Ramazan bayramı derken, şimdi de Kurban Bayramı yaklaşıyor!

Şimdi, bana iyi kulak veriniz ve nasihatlarımı iyi dinleyiniz, kulağınıza küpe olsun:

”Allah, Kâbe’yi, o Beyt-i Haram’ı, haram olan ayları, (Mekke’ye hediye olmak üzere gelen) kurbanları ve (kurbanlarını) boyunlarındaki gerdanlıkları insanlar(ın din ve dünyaları) için bir nizam yaptı. Bunlar, Allah’ın göklerde ve yerde ne varsa hepsini bildiğini ve gerçekten Allah’ın her şeyi çok iyi bilici olduğunu sizin de bilmeniz içindir!” (Maide, 97)

 

HACC ve KURBAN BAYRAMI:

HACC:

İslam’ın şiarlarından olup ve ömürde bir defa sadece müslümanlara farz olan bir ibadettir, hem de siyasettir. Farz oluşu ise Kitap, Sünnet ve ıcma ile sabittir. Haccın bir takım belli yerleri, belli zamanları ve belli şekilleri vardır.

Mesela belli yerleri vardır; Kâbe, Arafat ve Müzdelife gibi yerlerdir.

Belli şekilleri vardır; Arafat’ta vakfe, Kâbe’yi tavaf, Safa ile Merve arasında say gibi hareketler yapmak demektir.

Belli zamanları vardır; Arafat’ta vakfe için, Arefe günü öğleden sonra başlayan, bayram gününün sabahına kadar devam eden zamandan herhangi bir kısmıdır. Tavafa ait zaman ise, bayram gününün sabahından başlayan, ömrünün sonuna kadar devam eden zamandan yine herhangi bir kısımdır.

Bir de hacc ayları vardır. Ayet-i kerime’de geçtiği gibi: ”Hacc mâlum aylardır!” (Bakara, 197) Mâlum olan aylardan maksat şevval, Zilkaide ayları ve Zilhicce’nin ilk on günüdür.

Haccın kendisine has bir takım menasiki vardır. Menasik demek; Hicaza, hacı olmaya gidenlerin uyacağı davranışlar ve yapacağı hallerdir. Bunları saymakla bu mektupta bitiremeyiz; ”Hacc Rehberi” isimli kitaptan alır okursunuz!

Haccın birçok fayda ve hikmetleri vardır; Hem maddî-manevî, hem de dünyevî ve uhrevî faydalardır.

Hacc Suresi’nin 28. ayet-i kerime’sinde belirtildiği gibi en mühim iki faydadan birisi; ınsanların çeşitli menfaatleri, yani dünya ile ilgili işlerdir. İkincisi de; Zikrullah’tır, yani Allah’ı anmaktır ahiretle ilgili faydaları!..

Günde beş vakit namazlarda müslümanlar nasıl günlük meselelerini müzakere ediyorlarsa, haftalık meselelerini de Cuma namazı münasebetiyle yaptıkları toplantıda görüşürler. Cuma namazı aynı zamanda devlet namazıdır. Başta devlet reisi olmak üzere bütün erkân-ı mülkiye ile erkân-ı harbiye birlikte ve memleketin pay-i tahtında, yani başkentinde bulunan en büyük camisinde Cuma namazı eda edilir. Cuma’yı bilhassa devlet reisi kıldırır, hutbeyi de kendisi okur; Hutbede, cemaata bir haftalık yapılan işlerin faydasını, zararını anlatır, yani hesap verir. İşte İslam Devleti’ne göre Cuma namazı böyle kılınır!..

Hacca gelince; O da büyük bir kongredir. Yani bütün İslam âleminin katılacağı yıllık bir kongredir. Daha büyük ve bütün bir İslam âlemini ilgilendiren meseleleri o kongrede görüşürler, fikir alış-verişi yaparlar. Bu kongreye sadece müslümanlar katılır. Hiç bir gayr-i müslim bu toplantıya katılamaz, hatta dinleyici olarak da katılamaz. Çünkü orası haram bölgesi olduğunu ve müslümanların dışında kimsenin giremiyeceğini Kur’an’da belirtilmiştir de ondan!

Hacc merasiminde herkes eşittir. Bunun yanında da, hacc aynı zamanda ortak pazardır, İslam âleminin ortak pazarıdır. Her taraftan gelen müslümanlar, satacaklarını satıp alacaklarını da alırlar. Böylece büyük ticaret tahakkuk etmiş olur, yerine gelmiş olur!..

Yine bütün mü’minleri, bütün müslümanları topluyor, soy-sop, dil-renk demeden, onları bir merkezde birleştirip kardeş yapıyor, bir vücud haline getiriyor. O vücudun başı da Halife’dir! Ya Halife Hazretleri veya onun tayin ettiği hacc imamı -emiri- bir de hutbe okur. Hutbesinde yapılması gereken vazifeler hakkında hüccaca (hacılara) bilgi verdiği gibi, bunun yanında da dünya siyasetinden bahseder, yani geçmişin muhasebesini, geleceğin de müzakeresini yapar. Bu hal her sene bir defa tekrarlanır.

Fakat ne yazık ki, şurasını üzülerek söyliyeyim ki, çok mühim olan ve hayati önem taşıyan bu yön, ta Hz. Muhammed’in zamanından tutun da Hulefa-i Raşidîn döneminden ve Osmanlı İslam Devleti’nden bugüne kadar yapılagelen bu durumlar, bugün ihmal ediliyor, gereği gibi değerlendirilmiyor. Sadece ibadet yönü, mana âlemine bakan yönü yapılıyor ve gerisin geri dönülüyor. Mevlâ’mıza dua edelim de, inşaallah haccın hem ibadetiyle, hem siyasetiyle, hem de ticaretiyle ifasını yerine getirmeyi tüm İslam âlemine nasib-i müyesser kılsın! Amin!..

İşte İslam’a göre hacc böyle yapılır! Haccın unutturulan şartlarından birisi de haccın Hacc Emiri’nin nezaretinde yapılmasıdır. Hacc Emiri’ni de Hilâfet Makamı tayin eder!

 

GELELİM KURBAN BAYRAMINA…

Müslümanların senede iki mühim büyük bayramları vardır: Birisi Ramazan Bayramı, diğeri de Kurban Bayramı’dır!

Kurban, Hicret-i Nebeviyye’nin ikinci senesinde meşru kılınmıştır. Bunun meşruiyyeti de yine Kitap ile, Sünnet ile ve İcma ile sabittir. Yalnız kurban kesmek vacibtir. Kurban, Allahü Teala’ya yaklaşmak için kurban niyyetiyle kesilen hususî hayvandır. Kurban bayramında böyle hak rızası için kesilen kurbana ”Udhiyye”, bunu kesmeye de ”Tadhiye” denir. Kurban bayramında, kurbet niyyetiyle (yani Allah’a yakın olmak niyyetiyle) kurban kesmek, hür, mukim, müslim ve zengin olan kimse için bir vecibedir. Zenginden maksat, hacet-i asliyesinden başka, yani zaruri ihtiyaçların dışında nâmi olsun-olmasın (malın artan cinsinden olsun-olmasın), en az ikiyüz dirhem gümüş miktarı bir mala sahip olandır, yani sadaka-i fıtır ile mükellef olan kimsedir. Bugünkü ölçülerle 200 dirhem gümüşün karşılığı bir aşağı bir yukarı 672 gramlık ağırlığa eşittir. Kurban kesme günleri de Eyyam-ı Nahir denilen bayramın (birinci, ikinci ve üçüncü) günleridir. Kurban, Besmele ile kesilir. Besmele kasten terk edilirse, hayvanın eti yenilmez, haram olur, murdar olur!

Bir de Teşrik Tekbir’leri getirilir. Arefe günü sabah namazından itibaren başlar, bayramın dördüncü gününün ikindi namazına kadar devam eder. Bu Tekbir’leri getirmek vacibtir; Kadın-erkek, mukim-misafir, ister tek kılsın ister cemaatla kılsın eşittir, hepsi de Tekbir getirecektir! Teşrik Tekbir’leri 23 farz vakit namazında alınır, adeti 23’tür. Her farz namazında bir defa getirilir. Tekbir şöyle alınır:

tekbir

Allahü ekber Allahü ekber La ilahe  illalahü vallahü ekber Alahü ekber ve lillahil hamd.

İşte buna ”Tekbir-i Teşrik” denir ve farz namazlarının hemen arkasından söylenilir.

Kurbanın vecibesi, hak yolunda fedakârlığın bir alâmeti, Allah tarafından verilen nimetlerin bir şükranesi ve bunun sonunda da sevaba ermek, bir takım belalardan da korunmaktır. Kurbanda vacib olan mutlaka kesilip, kan akıtmaktır. Kan akıtılmadıkça kurban vecibesi yerine getirilmiş olmaz. Buna ”Iraka-i dem” denir ve bu kurbanın rüknüdür. Bir de kurban olacak hayvan sağlam ve kusursuz olacak ve bizzat keskin bıçakla kesilecek ve hayvana da eziyet verilmeyecektir! Yani dışarıdan herhangi bir müdahale yapılmadan, bıçak ve elle kesilecektir, insan eli ile kesilecektir!

Bir mükellef kurban etini kendi ailesiyle beraber yediği gibi, akrabasına, eşine-dostuna ve bilhassa fakirlere de taksim edebilir. Bunun yanında kurban etinden herhangi bir gayr-i müslim’e de tasadduk olarak verilebilir. Hele yeryüzündeki mücahidlere göndermek daha efdaldır, daha faziletlidir, sevabı da boldur!

Kurbanlar, yalnız koyun ve keçi ile deve ve sığır gibi hayvanlardan kesilebilir. Mandalar da sığır cinsindendir. Yine kurban ile ilgili kendine has bir çok meseleler vardır. Bunları burada yazmakla bitiremeyiz. Bütün ilmihal ve fıkıh kitaplarımızda geniş bir şekilde yazılıdır, oradan öğrenilebilir.

Biraz da sosyal yönüne değinelim:

Bayram sevinç günü demektir. Kimleri sevindireceksiniz? Bilhassa fakir-fukarayı, yetimleri, kimsesiz olanları… Bu bayramlar bizim bayramımızdır, yani İslam’ın bayramlarıdır. Başka bayramlara benzemez! Başkalarının bayramlarında yalnız zenginler sevinir, zenginler yer-içer, depinir, giyinir-kuşanırlar, fakirler hiç düşünülmez!

İslam’ın bayramlarında, bilhassa fakirlere yardım eli uzatılır. Hele Ramazan bayramında, zengin olan müslümanlar daha evlerine gitmeden fakirleri sevindirmek için fitre ve zekâtlarını hemen verirler ve onları da sevindiririler ve bayramın tadını çıkarırlar. Ayriyeten yetim ve yoksullara sadaka verirler, hayırlar yaparlar.

Kurban bayramı da öyledir; Bilhassa tüm sene boyunca evine hiç et girmemiş evlere de kurban etinden verirler ve onlara da bu sevince iştirak ettirirler, hep Allah (c.c.) için yardım yaparlar!

Onun için; İslam iki şey getirmiştir: Birisi yaratana tazim, diğeri de yaratığa şefkat! İslam aynı zamanda tüm insanlığı kucaklıyor! Ah gereği gibi şu İslam bir bilinse ve bir de gereği gibi yaşansa! Başta Almanlar olmak üzere tüm gayr-i müslimler fevc fevc, toplu olarak akın ederler ve müslüman olurlar. Biz müslümanlar, anadan doğma İslam’ı hazır bulduk, kadrini-kıymetini bilemiyoruz. Dua edelim de Allah (c.c.) kendilerine hidayet versin! Bizden daha iyi İslam’a hizmet ederler!

İslam, insanın insanca yaşaması için her ne lazımsa onu tastamam getirmiştir. Yeter ki, tamamıyla tatbikata konulup yaşanılabilinsin! Bu da ne ile olur? Devletle olur; Devletsiz İslam asla düşünülemez! Etle-kemik, ruhla-beden gibidir; Hz. Muhammed’in hayatı ve tatbikatı ortadadır. Yani tâlimatı Kur’an’dan, tatbikatı da Hz. Muhammed’den alacağız!

 

Formülümüz: Kaynak Kur’an, örnek Peygamber!

O büyük insan olan Hz. Muhammed (s.a.v.) ne yaptı? Medine’ye gelir gelmez, cahiliyye devrindeki cahiliyye olan bayramları iptal edip, yerine onlardan daha hayırlı olan ve Allah’ın lütf-i ihsan’da buyurduğu bu iki gün ki, biri ”Fıtır”, yani Ramazan bayramı, biri de ”Edha”, yani Kurban bayramıdır. Bunlar daha hayırlı ve daha faziletli günlerdir!

Ne yazık ki, ecdadımızın yadigârı olan o Anadolu topraklarında, cahiliyyet bayramlarını, bu mübarek dinî bayramlarımıza karıştırararak ikisini de kutlamak istiyorlar. Yani hakkı batıla karıştırıyorlar, dinî bayramlarımıza gölge düşürmek istiyorlar. Yine Rabb’imize dua edelim de, Asr-ı Saadet’te yaşanılan bayramların sevinci ve ferahı memleketimizde de yaşansın! Cahiliyyete mensup olan ve müslümanların da kara günleri olan bu bayramlar bir bir tarihin çöplüğüne atılsın! Amin!..

 

O zaman memlekette güllük-gülistanlık olur, huzur olur, bereket olur, sevgi ve saygı olur, herkes yarınından emin olur, hak ve hukuk olur, adalet olur, ilim olur, irfan olur, dine-diyanete bağlılık olur, sadece Allah’a ibadet edilir ve yine sadece O’na kul olunur, şeytana ibadet edilmez, kaviler zayıfları ezmez, zenginler fakirleri sömürmez, millete haram etler yedirilmez… Hoca talebesini sever, talebe de hocasını sayar, birbirlerinin yardımına koşarlar ve bunu da zevkle ve Allah (c.c.) rızası için yaparlar! Ailelerde de huzur olur!..

Kestiğiniz kurbanların deli danalardan olmamasına dikkat edin! Ne oldu Almanya’da? Deli danalar almış başını gidiyor! Bundan 10 sene evvel Almanya iyi idi. 10 sene sonra Almanya’nın da tadı-tuzu kaçtı. Ne oldu? Nazar mı değdi, yoksa?!. Artık daha yaşanmaz buralarda!

Cemaatımızın da bayramlarını tebrik eder, hacca gidenlerin sa’ylerinin meşkur, hacclarının makbul, zenblerinin de mağfur olmasını Cenab-ı Hakk’tan dua ve niyaz ederim!

Yine dua edelim de bu mübarek bayramlar gayr-i müslim’lerin de hidayetlerine vesile olsun!

Teberrüken ayet-i kerime’ye bir mana verelim ve bir hadis-i şerif’le de mevzuyu bitirelim:

”Gerçekten biz sana Kevser’i verdik. (1) O halde hemen Rabb’in için namaz (kurban bayramı namazı) kıl ve kurban kes! Doğrusu sana (ebter diyerek) düşmanlık eden, kendisi ebterdir (nesli kesilmiştir)!”

Hadis-i şerif de şöyle: ”Maldan bir genişlik bulup da kurban kesmeyen bizim camimize yaklaşmasın!” (İbn-i Mace, Ahmed b. Hanbel)

Mübarek bayramınızı tekrar tebrik ederim!

 

——-

(1) Kevser’den murad, cennetteki ”Havz-ı Kevser” veya çok hayırdır. ”Hemen Rabb’in için namaz kıl ve…” mana verirken, ”hemen” kelimesini nereden çıkardık? ”Fesalli” kelimesinin başındaki ف” (Fe-Fa) harfinden. Peki (Fa) harfi nedir? Harf-i Takib, yani takib edatıdır. Mâtufun, matuf’un-aleyh’ten sonra bila-mühletin vücuda geldiğini gösterir. Bu cihetle cem ve tertibe delalet etmiş olur. Yani ”fesalli” kelimesini, ”Kevser” kelimesine atfetmiş oluyoruz. Ama mühletsiz, yani geciktirmeksizin manasınadır. Hemen, derhal, haydi gibi manalar verilebilir.

Ayette şöyle deniliyor: ”Biz sana Kevser denen büyük nimeti verdik, bu nimetin şükrünü eda etmek içlin de hiç durma, haydi namaz kıl! Hem de hemen, vakit geçirmeden, arayı açmadan, derhal!”

İşte ”Fa”nın manasını iyi öğreniniz! Bir gün gelir lazım olur, fiillerin başına getirilir, edat harfidir.

Buna benzer Kur’an’da bir çok misaller vardır. Onun için Rahmetli Halife’miz şöyle derdi: ”Okuyun! İlim altundur; Yere de, çamura da düşse hemen alıp kaldırılır!” Rahmetli dedem Reşid Hocaefendi de, amcamla babama hep öyle dermiş: ”Oniki ilim mutlaka öğrenilecek!”

 

 

Muhammed Metin Müftoğlu Kaplan) Hocaefendi

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

 Metin Hoca 2

25 şevval 1421 (20 Ocak 2001)

Medrese-i Yusufiye / Almanya

link
HACC ÜMMETİN BİRLİĞİDİR!
image_pdf

Medh ve senâ, hamd ve şükür âlemlerin Rabb’i olan, ibadete layık ve müstehak olan Allah’ımıza (c.c.)!

Salât ve selam, kâinatın Efendisi, örnek ve önderimiz olan Hz. Muhammed (s.a.v.)’e ve Onun yolunda giden âline ve ashabına olsun!

İslam’ın beş şartından biri de haccdır.

Haccın iki gayesi, yani iki faydası vardır:

Bunlardan biri; insanların çeşitli menfaatlerı içindir.

Diğeri de; Zikrullah, yani Allah’ı anmaktır.

Haccın taşıdığı nice fayda ve hikmetler vardır:

Hacc bir kongredir: Yani müslümanların yıllık kongresidir ve hacı adayı, bu kongreye katılacak bir delegedir, geldiği bölgenin bir temsilcisidir. Dünyanın dört bucağından gelen delegeler, Kâbe etrafında toplanacak, geçmişin muhasebesini, geleceğin müzakeresini yapacaklardır.

Hacc; tearüf, teavün ve tesanüddür (yani müslümanların birbirleriyle tanışması, yardımlaşması ve dayanışması).

Hacc; ortak pazardır, yani müslümanların ortak pazarıdır. Onun için haccın ticarî ve iktisadî yönü de çok mühimdir. Bunu da unutmamak lazımdır.

Hacc merasiminde herkes eşittir:

İslam’ın eşitlik prensibi, diğer ibadetlerde kendini gösterdiği gibi, hacc ibadetinde de kendini açık bir şekilde göstermektedir.

Şöyle ki:

Zengin-fakir, köylü-şehirli, âmir-memur, âlim-câhil, devlet reisi-halk hepsi birden aynı kıyafette, adeta kefeni andıran beyaz elbiseye bürünmüş, baş açık, ayak yalın, gözler aynı noktaya, gönüller Allah rızasına bağlanmış, diller aynı şeyi konuşuyor, adeta mahşerden bir nümûne…

 

Hacc Emirliği:

Peygamber Devleti’nin getirdiği mükellefiyetlerden biri de Hacc Emirliği’dir. Haccın sahih olabilmesi için hacc farizası hacc emirinin nezaretinde ifa edilir. Hacc Emiri’ni de„Hilâfet Makamı“ tayin eder.

Sizin gideceğiniz Hilâfet Devleti’ne bağlı olan „Akabe Hacc Kervanı“nda bütün bu şartlar mevcuttur. Onun için Hilâfet Devleti’nin hacc kervanı kârsız olarak sizlerin hizmetinde bulunmaktadır.

Bu sene de; her sene olduğu gibi yine hacc emiri, Hilâfet Makamı tarafından tayin edilecektir. Bu itibarladır ki, şahısların hacc kervanı kaldırması şöyle dursun, Diyanet, particiler, Süleymanîler, Nursîler vs. hangi isim altında olursa olsun, şer’an ve dinen hacc kervanı kaldıramazlar ve hacc emiri tayin edemezler. Bunlarla hacca gidenler de, onları götürenler de Allah’ın dininde ve Allah’ın Şeriatı’nda günahkârdırlar.

Ey hacı adayları!

Piyasada bulunan, sadece ceplerini dolduran, hacıları soyan hacc tacirlerine ne paralarınızı kaptırın, ne de hacc ibadetinizi zedeleyin.

Haccın hem ibadet yönü hem de siyaset yönü vardır.

Hacc; zaten hem ibadet, hem siyaset, hem de aynı zamanda ticarettir.

Hacc; aynı zamanda, Islam ümmetinin birliğini teşkil eden bir semboldür.

Işte bu sembol de ancak Hilâfet Devleti’nin çatısı altında toplanmakla mümkün olur.

Mü’minlere imandan sonra ilk emir, kendilerine nezaret edecek bir „İmam-ı Kübra“ya tabi olmaları ve bu suretle bir ümmet teşkil etmeleridir.

Formül; İman + İmam + Ümmet = Hilâfet Devleti!

Elhamdülillah! Bu üçlü formül tahakkuk etmiş, Hilâfet’in 5. yıldönümü bu sene de ümmetle birlikte Kadir Gecesi’nde tebrik ve teberrük edilmiştir.

İnancınız Tevhid,

          İmamınız Vahid,

          Ümmet-i Muhammed,

          Hilâfet’tir Devlet!

 

Allah, sâ’yinizi meşkûr, haccınızı mebrûr, zenbinizi de mağfur eylesin!

Selam olsun, haccın hem dinî hem de siyasî yönünü bir arada yerine getirenlere!

 

Muhammed Metin Müftoğlu Kaplan) Hocaefendi

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

Metin Hoca 2

15 Şevval 1418 (12. 2. 1998)

link
TERÖR YAPANLAR MÜSLÜMAN OLAMAZLAR!
image_pdf

Elhamdülillah biz müslümanız! Allah’ın kulu, Hz. Muhammed (s.a.v.)’in ümmetiyiz! Kaynak Kur’an, örnek ve önder Hz. Peygamber’dir! Yani tâlimatı Kur’an’dan, tatbikatı da Peygamber’den almaktayız.

Gayemiz Islam’ı bir bütün olarak yaşamak ve yaşatmaktır. Bu en tabii olan hakkımızdır ve aynı zamanda imanımızın gereğidir. Kimse bu hakkı bizden alamaz ve bize de engel olamaz!

Onun için, „İslam hem dindir, hem devlettir ve hem ibadettir, hem de siyasettir!“ diyoruz ve bu yolda çalışmalarımızı sürdürüyoruz.

Bugün yeryüzünde yaşayan insanoğlu huzursuzdur, bed-bereket kalmamış,

hak ve hukuk yok olmuş, adalet müessesi yıkılmış, kaviler zayıfları ezmekte, zenginler de fakirleri sömürmektedir… Ve böyle bir kargaşa içerisinde birbirlerini yeyip bitirme yolunda ve tezadlar dünyasında hayat sürüp gitmektedirler.

Yine bugüne kadar beşerî sistemlerin hiçbirisi kendilerine ne rahatlık yüzü göstermiş, ne huzur, ne de bed-bereket verebilmiştir ve hepsi iflas etmiştir. Insanlık da bir arayış içerisinde ve ne yapacağını bilmemektedir.

Adeta lisan-i haliyle „İmdat, imdat“ diye bağırmaktadır!

İşte onu, o halden kurtaracak nizam ancak İslam nizamıdır, İslam’ın devlet olmasıdır!..

İslam devleti olan, evrensel cihanşümûl Hilâfet Devleti çatısı altında tüm müslümanlar toplanırlarsa, o zaman her kafadan bir ses çıkmaz, asla ferdî hareketler olmaz! Herkes hakkına razı olur! Müslim olsun, gayri müslim olsun, hepsi birden huzur içinde yaşar giderler…

 

Zaten İslam, insanın insanca yaşaması için ne lazımsa her şeyi tastamam getirmiştir. Şu anda sadece tek bir eksik vardır: O da İslam’ın devlet olmayışıdır! Bu da, İslam’ın eksiği değil, müslümanların, İslam devletine sahip çıkmayışlarındandır!..

İslam devlet olur diye gayri müslim olan millet ve devletler sakın korkmasınlar ve onları asıp keseceğimizi sanmasınlar!

İslam’da böyle bir şey yoktur! Aynı zamanda, gayr-i müslimlere de hak ve hukuk tanımıştır. Onlara İslam hukukunda „zımmi“ ismi verilmektedir.

İslam hukukunda; „Kadınları, çocukları, şeyh-i fâni denilen ihtiyarları, körleri, meflûçları, matuhları, kötürümleri, sağ eli kesilmiş olanları, savmialarında yaşayan veya dağ başlarında gezip dolaşan rahipleri, nâs ile ihtilat etmeyen kenîse hademesini öldürmek caiz değildir. Çünkü bunlar, harb ve kital ehli değildirler!“

Hele hele İslam’da asla işkence yapmak yoktur!.. İslam Devleti ne zulüm yapar, ne de zulme boyun eğer!..

Buna binaen; „Hareketimizin Temel Prensipleri“ olan 15 maddemiz vardır. Bu prensipler, Rahmetli Halife’miz Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) Efendi tarafından, 30 Ramazan 1407’ye tekabül eden (15 Mayıs 1987)’de kaleme alınıp, „Tebliğ“ Gazetesi’nin 39. sayısında dünya efkâr-i umumiyesine neşredilmişti.

İşte; 15 maddenin dördüncüsü:

„Tebliğ devrinde ilmî ve fikrî zeminde kalıp, kaba kuvvete baş vurma, terörist bir hareket yapma yoktur!“

Yine; „Müslüman ve Terör Yasası“ isimli bildiri de 22 Receb 1413’e tekabül eden (15 Ocak 1993)’de kaleme alınıp, dünya gündemine getirilmiştir.

Bunun yanında da; 14 Receb 1416’ya tekabül eden (6 Aralık 1995)’de kaleme almış olduğumuz „Müslümanın Temel Şiarları“ başlığı altındaki yazının 43 maddenin 40.’cısı da, „Müslüman terörist olamaz, terörist de Islam olamaz! Ikisi birbirine ters düşen iki keyfiyettir!“ Bu bildiri de yine efkâr-i umumiyeye neşriyat yoluyla duyurulmuştu.

Hilâfet Devleti’nin erleri ve kurmayları bu prensiplerin dışına çıkamaz ve asla ferdî hareketler yapamazlar!..

Maalesef, dünyanın hemen hemen her yerinde, böyle terör hareketleri yapılıyor, ondan sonra da müslümanların üzerine atıyorlar ve onları dünya kamuoyuna, „…Cani, katil, eşkiya, kesen-doğrayan, öldüren vb.“ göstermek istiyorlar!..

Böylece hem İslam’ı hem de müslümanları önyargı ile suçlamak istiyorlar!

Biz de ne diyoruz? „Bunları yapanlar müslüman olamazlar, müslüman olan da asla terörist olamaz!“

Ve yine dünya insanlığına sesleniyor ve diyoruz ki: Gelin savaşları durduralım! Oturalım masa başına „İslam nedir? Ne değildir?“ beraberce inceleyelim!

„Kişi bilmediğinin düşmanıdır!“ diye bir atasözü vardır! İslam, gereği gibi bilinmediği için ona düşman olunuyor!

Bize düşen İslam’ı başta İslam âlemi olmak üzere, tüm dünya insanlığına yeniden tanıtmaktır! Size düşen de, gelip İslam’ı bizden öğrenmenizdir!

İslam’ı öğrenme ve öğretme seferberliği başlamıştır!..

 

Selam Hakk’a tabi olanlara!..

 

Muhammed Metin Müftoğlu Kaplan) Hocaefendi

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

Metin Hoca 2

27. Receb 1418 (21. 11. 1997)

link
İSLAM’İYETTE TERÖR YOKTUR!
image_pdf

Allah’ın emrettiği, Peygamber’inde bizzat uyguladığı İslam!..

İslam kelimesinin ifade ettiği manalar nedir?

1- İslam: Arapcada harp ve münazaanın (ağız kavgasının) zıddı olan silm ve istİslam manalarına gelir.

2- İslam: Müsalemet, Mütavaat, İnkiyad, İhlas anlamlarına da gelir.

3- İslam: Silme koymak veya silme, yani barışa girmek, selam vermek anlamlarını da içine alır.

Bütün anlamları selam ve selamet kelimelerinin anlamları ile ilişkilidir.

Bu anlama göre İslam genel olarak itaat, teslimiyet, boyun eğmek, samimiyetle bağlanmak hakkında kullanılabilir.

Yalnız Hakka, Allah’a teslimiyettir. Allah’tan ve Haktan başkasına boyun eğip, teslim olmak ise İslam’a aykırıdır.

Gerek Hz. Peygamber’in gerek ona tabi olanların İslam’ı, doğrudan doğruya Cenab-ı Allah’a İslam, yani ihlas ve samimiyetle O’na teslimiyet ve itaat etme demek olduğu kesinlik kazanır.

Buna göre din lisanındaki İslam, lügat anlamındaki gibi geniş kapsamlı değil, özel ve belirli bir anlam ifade etmektedir.

„Ey iman edenler hepiniz toptan silme (barış, selamet) giriniz ve şeytanın izinden gitmeyiniz!“ (Bakara, 208) ayeti kerimesi İslam’ın içerdiği olumlu ve olumsuz yönleri birlikte göstermiştir.

„Müslüman, elinden ve dilinden müslümanların salim olduğu kimsedir!“ hadis-i şerif gibi İslam’ın  Hakka inkiyat ve teslimiyete dayanan kamu barışı ve toplum huzuru anlamına da geldiğini ifade etmektedir.

(Hak Dini Kur’an Dili, Elmalı Hamdi Yazır, c.10.)

 

Bu Hadis-i şerif’de: „Mü’min bütün insanların emin olduğu kimsedir!“

Ramuzül- Ehadis, s. 230/3.) diye bildirilmektedir.  Biz de kendimizi bu terazide ölçecek olursak, imanımızdaki derece meydana çıkar.

Hadis-i şerifin ikinci kısmında, müslimin tarifi de aynı şekildedir. (Bütün müslü-manların, onun dilinden ve elinden emin ve salim olduğu kimsedir!) diye tarif ve tavsif olmaktadır.

 

Mal ve can emniyeti

Resulullah (s.a.v.) şöyle buyurmuştur: „Mü’min hakkı ve vasfı şu olması gerekir ki, insanlar mallarında ve canlarında ondan emin olalar!“

Camius- Sağir. c.6/9 144.) -Mü’minlerin Vasıfları, M. Zahid Kotku-
Mehmed Akif’in de dediği gibi:

Doğrudan doğruya Kur’an’dan alıp ilhamı;

Asrın idrakına söyletmeliyiz İslam’ı!

İslam’da terör olmadığını herkese anlatıp, terörün her türlüsünü de lanetliyoruz!

İslam’da  terör yoktur. Eğer birileri bir terör eylemine girişip İslam’a mal ediyorsa, o kişi ya İslam’ı gereği gibi bilmiyor ya da art niyetli olduğu ortadadır.

İslam’ı kötu göstermeye de hic kimsenin hakkı yoktur!

Çünkü İslam Allah’ın dinidir. Dininin de ismidir. Yine dinimiz, haksız olarak insan öldürmeyi haram kılmış ve yasaklamıştır.

İslam’iyetin insan sevgisiyle dolu olduğu herkesce bilinmektedir

Şöyleki: „…Bir insanı kurtarmayı, insanlığı kurtarmakla eş değer kabul etmiş, bir insanı yok etmeyi de bütün insanlığı yok etmekle bir tutmuş bir din olduğunu!.. (Maide, 32) ve Kur’an’ın  bu ilahi mesajını, herkese duyurmaktır. Insan Allahü Teala’nın binasıdır. Allah’ın binasını yıkan kimseye lanet edilmiştir! ifadesi olan sünnet-i seniyyeyi de anlatmaktır!  (Mevkufat-Mülteka Tercemesi, A. Davudoğlu, c. 3)

 

– Buna binaen; Her müslüman bu terör belasının töhmetinden kendini sakındırmalıdır!

– Her duyduğu laflara ve yaldızlı sözlere de kanmamalıdır!

– İslam’la terör asla bir araya gelmez!

– Ve İslam’a da asla sıfat olamaz!

– Hele bu iki kelime asla bir arada kullanılamaz!

– İslam’la terör, biribirine zıt olan kelimelerdir!

İslam’iyette terör yoktur diyor ve terörün her türlüsünü de lanetliyoruz!

 

Muhammed Metin Müftoğlu Kaplan) Hocaefendi

Emir’ül Mü’minin ve Halifet’ül Müslimin

Metin Hoca 2

link
Müslüman Bir Milletin Devlet Reisi Nasıl Olmalıdır?
image_pdf

Besmele, hamdele ve salveleden sonra…

Kısa bir giriş yapalım:

Bugünlerde Cumhurun Reisi kim olacak diye, Türkiye adeta bu noktaya kilitlendi!

Sadece Türkiye mi? Hayır! Dünya basını da dikkatle Türkiye’yi izlemekteler.

Şöyle ki:

“Hanımının başı açık mı olacak, yoksa kapalı mı olacak?”

“İslamcı mı (!) olacak, laikçi mi olacak?”

Günler yaklaştıkça bu tartışmalar da iyice alevleniyor ve her kafadan bir ses çıkıyor. Hükümetle muhalefetin araları iyice geriliyor. Ta baştan beri Baykal ile Erdoğan kılıçlarını birbirlerine çektiler…

link
RAMAZAN BAYRAMI MESAJI!
image_pdf

Medrese-i Yusufiye’den Muhammed Metin Müftüoğlu (Kaplan) Hocaefendi’nin;

RAMAZAN BAYRAMI MESAJI!

Besmele, hamdele ve salveleden sonra!

Bütün bir dünya insanlığına, bu arada İslam alemine ve Anadolu insanına!

Tarih boyunca gelmiş ve geçmiş bütün Peygamberlerin millet ve ümmetlerine, ilk hitabeleri şöyle olmuştur:

’’Bizler, size Allah tarafından gönderilen Peygamberleriz! Bize güvenebilirsiniz, bizde yalan yoktur, bizde hiyanet yoktur, bizde sadakat vardır, bizde emanet vardır! O halde Allah’tan korkun ve bize itaat edin!’’

Kur’an şöyle der:

’’Bir vakitler biraderleri Nuh (a.s.) onlara şöyle demişti: ’’Allah’tan korkup korunmaz mısınız? Zira ben, Allah tarafından size gönderilmiş, güvenilir bir Peygamberim. O halde Allah’tan korkun ve bana itaat edin. Ve ben sizden bir ücret de istemem. Zira benim ücretim alemlerin Rabb’i Allah’a aittir. Öyleyse gelin Allah’tan korkun ve bana itaat edin!’’ (Şuara Suresi, 106-110)

 

Ulema ve Halifeler:

Ulema ve Halifeler de, Peygamber varisleri olduklarına göre, ulema sınıfına dahil olan ve aynı zamanda Allah ve ümmet önünde sorumlu bulunup mes’ul olan biz de aynı hitabe ile sizlere sesleniyor, tebliğ ve telkinatımızı, davet ve irşad görevimizi bir kez daha yapıyoruz.

Bu noktadan hareketle;

1-    Allah’ın varlığına inanmayanlara, ateistlere diyoruz ki:

Allah vardır ve birdir, eşi ve benzeri yoktur! Bütün semavi kitaplar, bu hakikatın birer şahitleri oldukları gibi, bütün bir kainat ve kainatın ilmini yapan ilim adamları da Allah’ın varlığı gerçeğinin birer şahididirler.

O halde akli ve nakli delillerin delalet ve şehadetleriyle iman hakikatlarını kabul, tasdik ve bunlara teslim olun ki, cennet ehli olasınız. Aksi halde dinsiz ve imansız olarak ölürsünüz. Dinsizlerin yeri de cehennemdir!

İşte ayet-i kerimeler:

‘‘Allah’ın varlığında şüphe mi var? (Çünkü) gökleri ve yeri yaratan O‘dur!‘‘ (İbrahim Suresi, 10)

‘‘Allah’ın birliğinin şahitleri; bizzat Allahü Teala’dır, melekleridir ve ilim adamlarıdır!” (Al-i İmran Suresi, 18)

 

2-    Ehl-i Kitab’a diyorz ki:

Ey ehl-i Kitap; (Ey Yahudi ve Nasraniler)! Geliniz, ibadet ve ubudiyetimizi sadece ve sadece Allah’a yapalım ve O’na hiç bir şeyi ortak kılmayalım ve bu arada birbirimizi Rabb edinmeyelim!

Kur’an şöyle der:

’’De ki: ’’Ey Kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin! Yalnız Allah’a kulluk edelim, (ibadet ve ubudiyyetimizi sadece O’na yapalım) ve O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka Rabb edinmesin!’’ Eğer yüz çevirirler ise; ’’Şahit olun, biz müslümanlarız’’ deyin!’’ (Al-i İmran Suresi, 64)

Bu ayet nazil olunca, daha önce hrıstiyan iken sonradan İslam dini ile müşerref olup müslüman olan Adiy b. Hatem, ’’Ey Allah’ın Resulü! Biz din büyüklerimize ibadet etmiyorduk!’’ dedi. Allah Resulü de, ’’Onlar size bir şeyi helal veya haram kılar, siz de onların dediklerine uymaz mısınız? İşte bu, onlara ibadet etme demektir’’ dedi.

Demek oluyor ki, kim dünya ve devlet işlerini yürütmede Allah kanunlarına, Şeriat nizamına uyuyorsa o, Allah’a ibadet etmiş olur; kim de insanların yaptıkları beşeri kanunlara, nizamlara uyarsa o da ibadet ve ubudiyyetini insanlara yapmıştır, demektir. Ve işte şirk budur!

Ve netice olarak Kitap ehline sesleniyor ve diyoruz ki;

’’Ey Ehl-i Kitap! Geliniz, yanlış bir dinin salikleri olarak ölürseniz, yolunuz üzerinde cenneti değil, cehennemi bulursunuz! O halde vakit geçirmeden ve ölüm gelip çatmadan takip ettiğiniz yanlış bir dini terkediniz de, İslam’a giriniz ve müslüman olunuz!’’

 

3-    Laik kafalılara tebliğimiz:

Laiklere de elbette sözümü vardır: Din bir bütündür, parçalanamaz! Akidesiyle, ibadet ve siyasetiyle, dünya ve devletiyle, muamelat, hukuk ve ahlakıyla, müeyyide ve ceza hukukuyla bir bütündür. Dünyasını ahiretinden, ibadetini devletinden ve nihayet Şeriat’ını Kur’an’ından ayırmak insanı yarım dinli yapar! Yarım dinlilerin, dinde yeri ise şirktir, şirk hükmüne tabidirler, yani müşrik olurlar. Müşriklerin ise dünyada yeri ’’Neces’’ olma, ahirette ise ’’Azab-ı Azim’’dir.

Bunlara ayrıca tavsiyemiz Rahmetli Halife’mizin kaleme aldığı beşinci ’’Beyyine-Hakimiyet’’ risalesini iyi okumalarıdır ve hem de bir kaç sefer!

 

4-    Münafıklar:

‘‘Doğrusu münafıklar cehennemin en aşağı tabakasındadırlar. Onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın. Ancak tevbe edenler, durumlarını düzeltenler, Allah’ın ipine yapışanlar ve dinlerini sırf Allah için yapanlar, işte bunlar mü‘minlerle beraberdir. Allah da mü‘minlere büyük mükâfat verecektir.” (Nisa Suresi, 145-146)

Münafıklara da tavsiyelerimiz var: İhlaslı olmaları! Dilleriyle ’’Biz de müslümanız!’’ dedikleri gibi, kalpleriyle de İslam hakikatlerini kabul ve tasdik etmeleri icab eder ve hayatlarında Şeriat’ı tatbik etmeleri ve yaşamalarıdır! Aksi halde münafık olarak ölürler de cehennemim alt derecesine yuvarlanır giderler. Kendilerine halisane tavsiyelerimiz arasında Bakara Suresi’nin 8-20. ayetlerini bir kaç sefer okumaları ve bu arada Münafikun Suresi’ni dikkatle gözden geçirmeleridir.

 

5-    Tasavvuf ve Tekke Sakinlerine Tebliğimiz var:

Şeyhlik ve dervişlik makamında bulunanlar, Kur’an’ın sadece ’’Zikir’’ bölümüyle yetinmeyip, cihad bölümünü de ele almalı, zikirle zihadı birleştirmelidirler. Aksi hal, onlara saadet değil, felaket getirir; veliliğe değil, şakiliğe götürür; cennete değil, cehenneme sokar!

 

6-    İman ve Tevhid Ehline:

Onlara da diyoruz ki; Takva ehli olun ve bu arada ilim ehli olun; Oniki (12) ilmi tahsile çalışın. İlimsiz takva ehli olamazsınız. İlimsiz ve takvasız tebliğ ve telkin yapamazsınız. Önce İslami ilimleri tahsil edeceksiniz, akabinden takva ehli olacaksınız, sonra da tebliğ ve davet vazifenizi yerine getireceksiniz!

İlim yönünden evleriniz birer medrese, camileriniz birer üniversite olmalıdır. Ünvanınız ise; Cundullah, Hizbullah ve Ensarullah’tır. Kur’an’ın beyanıyla her müslüman askerdir, Allah davasının askerleridir. Erkek-kadın, genç-ihtiyar herkesin asker olmasıdır. Ve bütün bu tabirler Kur’an ifadeleridir. (Bkz. Fetih, Mücadele ve Saff sureleri…)

 

Minnet ve şükür:

Bizleri eşref-i mahlukat olarak var eden Rabb’imiz, maddi ve manevi en büyük nimetlerini ikram ve ihsan etmiştir. 70 sene gibi bir aradan sonra Rahmetli Halife’miz Cemaleddin Hoca’mızın önderliğinde, Almanya’nın Köln şehrinin en büyük camisi olan ve takva üzerine kurulan Ulu Cami’de miladi 8 Mart 1994 tarihine tekabül eden Hicri 1414 Ramazan-ı Şerif’in 27. gecesi olan mübarek, feyizli ve berekli bir gecede ki, Kadir Gecesi’nde, Ümmet-i Muhammed’in vazgeçilmez bir müessesesi olan Hilafet Devleti’ni, ihya ve ilan etme fırsatını, şerefini yine bizlere, bu mübarek hak ve tek olan Peygamber cemaatına lutfetmiştir. Bundan dolayı da Mevla’mıza karşı ne kadar minnet bilir olsak, secdelere kapansak, şükretsek yine de azdır. Rabb’imizden dua ve niyazımız odur ki; bu müessesenin kıyamete kadar devam ve bekasını halk etmesidir.

Şer’an ve hukuken ihyası ve ilanı yapılmış Hilafet Devleti’nin isabetli olduğu bugün daha iyi anlaşılmaktadır. Çünkü, İslam aleminin birlik ve beraberliği ancak bununla sağlanır!

Şair ne güzel söylemiş:

’’İpi kopan tesbihim, Dağılmış tane tane;

Acı ama teşbihim, Hani nerde İmame?

Taneleri toplayın, Hak ipine derleyin;

Bir İmama bağlayın, Tevhid (birlik) gelsin meydane!’’

Tesbihin kopmuş ve etrafa dağılmış olan tanelerini bir araya toplayacak imame; Ahmed bin Hanbel’in sahih senedle rivayet ettiği hadiste geçtiği gibi, yeniden Asr-ı Saadet’e dönmektir. Ve o da Hilafet’tir, İmamet’tir, İmaret’tir! Aksi takdirde dünyada rezil, ahirette ise zelil olur!

Acizane Peygamber varislerinden biri olmamız hasebiyle ve Hoca’lık vazifemizin sorumluluğuyla; içinde bulunduğum Medrese-i Yusufiye’den bütün bunları bir kez daha dünya insanlığına tebliğ ve telkin ederken, Filistin, Irak ve benzeri yerlerdeki kanlı çatışmaların ve mezhep kavgalarının derhal durdurulması için, tekrar çağrıda bulunup masa başında aradaki ihtilafın giderilmesi için telkinde bulunmaktır.

İşte bütün bunları dünya insanlığına duyururken, mübarek Kadir Gecesi’nin ve Ramazan Bayramı’nın hidayetlere ve sadetlere vesile olmasını yüce Mevla’dan dua ve niyaz ederim!

 

Muhammed Metin Müftüoğlu (Kaplan)

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

Metin Hoca 2

Medrese-i Yusufiye/Edirne   

17 Ramazan 1435 / 14 Temmuz 2014

link
Leyle-i Kadir -Kadir Gecesi!
image_pdf

Selam, sevgi ve duadan sonra;

„Halbuki, bütün tuzaklar Allah’a aittir!“ (Rad, 42)

Ramazan ayı derken şimdi de mübarek Kadir Gecesi yaklaşmaktadır. O mübarek gece aynı zamanda ihya ve ilanı yapılan Hilâfet’in 9. yıldönümüdür!

Tarih: 1414 hicrî, (1994) miladî!

Yer: Köln Ulu Camii!

Ay: Ramazan ayı!

Gece: 27 Ramazan – Kadir gecesi!

Mekân mübarek, ay mübarek, gece mübarek , cemaat mübarek, cami-i şerif mübarek ve yapılan tefsir dersinin hatim duası mübarek!

ışte bu bereketlere bir başka bereket daha katan bir başka bereket: Yetmiş küsür senedir Selanikli Kemal’in kaldırdığı, elinin-kolunun bağlanıp dibe-köşeye atıldığı, hor görülüp sözünün bile yasak edildiği bir sünnet-i seniyye’nin ihyası ve ilanın getirdiği bir bereket: Hilâfet’in ihya ve ilanı!

Her sene olduğu gibi bu sene de Mevlâ’amızın inayet ve izniyle yine bu mübarek geceye kavuşmanın mutluluğunu yaşayacağız. Elhamdülillah, Mevlâ’mıza ne kadar şükretsek yine de azdır, İslam Hilâfeti her sene biraz daha fazla ve gürültülü olarak tüm dünyaya kendini duyurmaktadır. Bu Mevlâ’mızın bir lütfudur, bir fazlıdır! Bu dokuz sene içerisinde Hilâfet’in sesini duymayan kalmadı. Hele bu son günlerde dünyanın gündemine hemen oturu verdi. Tabi bu arada da nalına vuran da oldu, mıhına vuran da oldu. Ama kârlı çıkan yine biz olduk!

Yine bu dokuz sene içerisinde bir çok badiralar atlatılıp ve çetin bir imtihandan da geçerek bugünlere kadar geldik. Hele bundan sonra da imtihanımız çok çetin olacaktır. Onun için her zaman olduğu gibi yine iki şeye dikkat edeceğiz: Usul ve Sabır! Usulden ayrılmayacağız ve her türlü zorluklara da sabredeceğiz! „Sabır genişliğin anahtarıdır!“ (Deylemi) sözü yine bir Peygamber sözüdür.

 

Bu kısa  medhalden sonra;

Her zaman olduğu gibi bilhassa bu son zamanlarda alabildiğine üzerimize gelerek basın ve yayınla, başta bize olmak üzere cemaatımıza saldırıya geçtiler, yalan ve iftirada bulundular ve bizleri bir numaralı düşman ilan etmeye kalktılar. Halbuki biz defalarca yazdık-çizdik ve söyledik ki: „Müslüman terörist olamaz, terörist de İslam olamaz! ıkisi birbirine ters düşen iki keyfiyettir!“ Onun için bu ikisini yanyana getirip, bir terkip yapmak yanlıştır. Bu İslam’a iftira etmektir. ıkisi birbirine zıt olan kelimelerdir, asla birbirine uymaz. Bu ithamla tüm müslümanlar rahatsız olmaktadırlar. Yine bizim, yani içinde bulunduğumuz İslamî hareketimizin temel prensiplerinden 4. maddemiz şöyledir: „Tebliğ devrinde ilmî ve fikrî zeminde kalıp, kaba kuvvete başvurma, terörist bir hareket yapma yoktur!“

Biz müslümanız elhamdülillah! Bizim ismimiz, yani tüm müslümanların isimleri Tevrat’ta, Zebur’da, ıncil’de yazıldığı gibi Kur’an’da da yine müslüman olarak yazılmıştır. Müslümanlar „aşırı da olamazlar, çünkü İslam onlara „itidal“ olmalarını emretmiştir. İslam’dan önceki insanlar, ya „ifrat“ta idi ya da „tafrit“te idiler. İslam geldi ve ikisinin ortasını bulup müslümanlara takdim etti.

İşte bundan dolayı müslümanlar, hiç bir zaman aşırı gitmezler ve aşırı da hareket etmezler; Daima itidallı bir şekilde hareket ederler! Kur’an’da „ortada bir ümmet“, yani „Ümmet-i Vasat“ diye vasıflandırılmıştır.

Biz müslümanlar „aşırı ve buna benzer suçlamaları reddediyoruz ve asla kabul etmiyoruz. Bizleri, yani müslümanları isimleriyle çağıracaksınız! O da nedir? Müslümandır!

Müslümanlar Allah’ın kullarıdırlar, Hz. Muhammed’in (s.a.v.) de ümmetidirler. Yine müslümanlar olarak burada Alman milletiyle huzur ve barış içinde yaşamak istiyoruz. Aynı zamanda inançlarımızı da yaşamak istiyoruz. Aynı zamanda kültürümüzü de, İslam kültürünü yaşamak istiyoruz. Bu en tabi olan hakkımızdır. Müslümanlar da meşru çerçeveler içerisinde haklarını yerine getirmektedirler. Kur’an’ın beyanına göre ta ilk günden temeli takva üzerine kurulan „Mescid-i Nebevi“yi de örnek alan camilerimiz herkese açıktır. Diyaloğa da hazırız! Bizim gizli kapalı hiç bir şeyimiz yoktur!

Bu mübarek cemaatımızın kadınıyla-erkeğiyle, genciyle-ihtiyarıyla, hacısıyla-hocasıyla bilumum cümlesinin mübarek Kadir gecesini tebrik eder, asla usul ve sabırdan ayrılmamalarını Mevlâ’mızdan dua ve niyaz ederim!

Hep beraber dua edelim de, bu günler İslam âleminin ve başta Anadolu insanımızın uyanmalarına, birlik ve beraber olmalarına, gayr-i müslimlerin de hidayetlerine vesile olsun!

Ayriyeten de hem siyasî hem ahlakî yönden, hem ictimaî, sosyal hem de iktisadî ve ekonomik yönden bunalım geçiren Anadolu insanına ihyası ve ilanı yapılan ve sadece Asr-ı Saadet’i örnek alan „HİLÂFET“i alternatif olarak takdim ederim. Buyurun, bir daha gözden geçirin! Sizi bu krizlerden kurtaracak, tek bir alternatiftir! Başka alternatif yok! Allah (c.c.) rızası için bu alternatifi bir inceleyin!

 

Tebliğ bizden, tevfik de Rabb’imdendir! Teslim olma da size aittir!

 

Selam olsun Hakk’a tâbi olanlara!..

 

 

Muhammed Metin b. Cemaleddin (Kaplan)

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

 Metin Hoca 2

13 Ramazan 1422

(28 Teşrin-i Sani/Kasım 2001)

link
MÜSLÜMANIN TEMEL ŞİARLARI
image_pdf

1- Müslüman hak yolunun yolcusudur. Hak yol ise İslam’dır.

2- Hakimiyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır.

3- Hakimiyet demek; en yüksek makam, en yüksek söz sahibi demektir. Öyle ki, O’ndan kimse hesap soramaz. O’nun sözü kanundur.

4- Böyle bir makam ve böyle bir salahiyet ise ancak Allah’a (c.c.) mahsustur.

5-İslam dini bir bütündür, parçalanamaz.

6- Devlet de ıslam dininin ayrılmaz bir parçasıdır.

7-İslam’da siyaset vardır. Hatta İslam dini siyasetin ta kendisidir.

8-İslam dini hem hükümdür hem metoddur.

9- Şeriat demek; Din demektir, Kur’an demektir, İslam demektir.

10- Halife demek; İslam’ın devlet reisi demektir.

11- Hakimiyeti Allah’dan başkasına tanımak şirktir, putperestliktir.

12- Kanun yapmaya kalkan kimse kendini put ilan etmiştir.

13- Günümüzün putları; arkasına sığınılan bir heykel, bir şahıs veya bir sistemdir.

14- Bir memleketin, bir milletin putu; şeriat’ı kaldırıp onun yerine kanun yapan veya yaptıran kimselerdir. Mesela; Mustafa Kemal nedir? Bir puttur.

15- Komünizm, kapitalizm, liberalizm, sosyalizm, kemalizm, laisizm ve demokrasi gibi İslam’a ters düşen ne kadar düzen, ne kadar sistem ve ne kadar -izm- varsa, onların hepsi birer puttur ve birer tağuttur.

16- Tağut demek; Allah’a karşı baş kaldıran, Allah’ın gönderdiği kanunları beğenmeyip kendine göre kanun yapan demektir.

17- Bir kimse kalkıp, benim din ile bir ilgim yoktur, din bana karışmaz derse, kâfir olacağı gibi, aynı şeyi söyleyen laik düzen de öylece küfür ve kâfir düzenidir.

18-İslam dini aynı zamanda bir dünya nizamıdır.

19- Tevhid, yani Allah’ın birliği, inancı dinin temelidir.

20- Tevhid demek; her işi şeriat’a göre yapmak demektir.

21- Müslümanların anayasası KUR’AN’DIR.

22- Bir damla necis bir kazan suyu murdar ettiği gibi, Allah’ın nizamından başka bir nizam tanımada öylece dini yıkar ve berbat eder.

23- Bir kimse hem muvahhid hem müşrik olamaz. şöyle ki, işlerinin bir kısmını Allah nizamına göre, bir kısmını da Allah nizamına uymayan put nizamına göre yürüten kimse yine putperesttir.

24- Kâfirleri dost edinenler, onlardandır.

25- Namazı ve zekatı dinden ayırmak nasıl putperestlik ise, devleti de dinden ayırmak öylece putperestliktir.

26- Namazı, orucu kaldırmak nasıl şirk ise, şeriat’ı kaldırmak da aynı şekilde şirktir ve kâfirliktir.

27- Namazı kaldıran nasıl kâfir olursa, içki veya faiz yasağını kaldıran da öylece kâfir olur.

28- Namazı hor görmek nasıl kâfirlik ise, hanımların başörtüsünü hor görmek de öylece kâfirliktir.

29-İslam’da parti yoktur; parti tefrikadır, parti bölücüdür.

30-İslam demokrasiyi reddeder, İslam laik rejimle bağdaşmaz.

31- Bir insan hem müslüman hem komünist olamaz, yine bir insan hem müslüman hem de demokrat olamaz.

32- Yine bir insan hem müslüman hem laik, hem laik hem müslüman olamaz.

33-İslam, “Hem dindir hem devlettir!” demekle siyasî birlik sağlanır, tasavvuf ve tarikat babında da birlik; “Zikir ve Cihadın bir arada yürütülmesiyle sağlanır.

34-İşte birliği sağlamanın formülü: Medrese, Tekke ve Kışla!

35- Gerek siyasî mevzuda gerek tarikat mevzuunda da, “Kaynak Kur’an, örnek Peygamber” demelidir.

36- Halife’ye bey’at etmeyenler cahiliyet ölümüyle ölürler.

37- Müslümanın yılbaşısı1 Muharrem, takvimi de “Hicrî Takvim”dir.

38- Hilâfet Devleti’ni tanımayan ve başındaki Halife’ye bey’at etmeyen imamların arkasında cuma namazı sahih olmaz.

39- Hac farizası, Hac Emiri’nin nezaretinde ifâ edilir. Hac Emiri’ni de ancak Hilâfet Makamı tayin eder.

40-  Müslüman terörist olamaz, terörist de İslam olamaz! ıkisi birbirine ters düşen iki keyfiyettir.

41- Alah’ın (c.c.) indirdiği ayetlerle hükmetmeyenler kâfirlerdir, zalimlerdir, fasıklardır.

42- Bunlar günümüzün meseleleridir. Bunları her müslüman bilhassa hoca efendiler her fırsatta söyliyecekler ve söylemelidirler.Ketmedenler, yani söylemeyenler, Allah’ın, meleklerin ve lanetcilerin lanetine uğrarlar, mel’un olurlar! Lanete uğrayan bir hocanın arkasında şuurlu bir müslüman namaz kılamaz!

43- Bir hocanın lanetten, yani mel’un olmaktan kurtulmasının tek yolu vardır: O da tevbe, islah, malından ve canından korkmadan bugüne kadar söylemediklerini açık açık söylemek, diliyle, kalemiyle cemaata anlatmaktır. (Bakara Suresi, 159,170 ve müteakip ayetlere bak!)

 

Ey Anadolu müslümanları!..

Artık bu işin partiyle olmayacağını

iyice anla!.. 

Düşün ve kararını iyice ver!

Sandık başına gitme!.. Boykot et!..

Fetvayı dağıt!..

Dünya müslümanlarının

tek bir alternatifi kaldı:

O da Kuran’a dönmek,

İslam’a teslim olmak,

Hilâfet’e ve Halife’ye sahip çıkmaktır!..

 

 

Muhammed Metin b. Cemaleddin (Kaplan)

Metin Hoca 2

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

link
MERHABA EY ŞEHR-İ RAMAZAN – 2 -
image_pdf

Ramazan-ışerif ayını karşılamak için bir çok kasideler yazılmıştır. Ramazan ayına aid ilahî ve kasidelerinde, Ramazan´ın 15´ine kadar karşılama manasına gelen Merhaba” tâbiriyle okunur. Müslümanlar öteden beri evlerinin ve camilerinin aziz misafiri olan mübarek Ramazan ayını sevinç ve heyecanla, çoluk-çocuk ile birlikte ağırlamak için bu güzelim merasimi icra ederler.

Hele Teravih namazının, her bir terviyeden sonra; Ma´filde bulunan müezzinler:

”Merhaba ey Şehr-i Ramazan merhaba,

Merhaba ey Şehr-i Rahmet merhaba,

Merhaba ey Şehr-i Kur´an merhaba!”

 

”Mübarek Ramazan geldi, mescidler nur ile doldu; Mevlam bize kerem kıldı, gafil olma uyan insan!” diye koru halinde söylerler, cemaat de beraber iştirak ederler. Arkasindan salat-i selam getirilir ve ikinci terviheye başlarlar. Bu inanç, şevk, neşe, sevinç ve coşku ile Teravih namazını yorulmadan, yılmadan, bikmadan eda ederler.

15´inden sonra günlerde de ayrılık ifade eden, ”Elveda, elfirak hasreta” gibi tâbirler ve ifadeler kullanılır. şöyle ki;

”Yine firkat narına yandı cihan,

Hasreta gitti mübarek Ramazan,

Nuruyla buluştu âlem yeni can,

Firkata gitti mübarek Ramazan!”

 

Geçen sayıdan mevzumuza devam edelim:

”Hilali gördüğünüzde oruca başlayınız. Hilali gördüğünüzde iftar ediniz. şayet havada bulut veya duman olup da hilali göremezseniz şaban´ı veya Ramazan´ı 30´a ikmal ediniz!” (Buhari, Müslim, Nesei)

Hadis-i şerif´in beyanına göre, şer´î olan esas, ölçü nedir?

”Orucun başlangıcı da, bitimi de hilalin görünmesi veyahut ayın 30´a tamamlanmasıyladır!” Geniş mâlumat için fıkıh kitaplarına başvurulabilinir.

Tefsirlerin beyanına göre oruç, Hz. Adem ile itibaren bütün ümmetlere yöneltilmiş mübarek bir ibadettir. Sonraları yahudiler ve hıristiyanlar, mükellef bulunmuş oldukları oruçların günlerini, sayılarını ve şartlarını değiştirmişler. Bunun adına da perhiz ve bir takım adlar altında törenler meydana getirmişlerdir. Onun için Ümmet-i Muhammed´e hitab edilerek:

”Ey mü´minler! Size farz kılınan oruç sayılı günlerdir. Yani senenin her günü değil! Ya nedir? Senenin günlerine nazaran az ve sınırlı olan günlerdir. Bir aydan ibarettir. O da ya 29 gündür, ya da 30 gündür. Tutulamayacak kadar çok güçte değildir. Mazeretleriniz de gözetilerek, bu güzel bir ibadet olan oruç meşru kılınmıştır. Hem de sıhhat ve afiyetiniz düşünülerek, bu oruç günlerinde, yani Ramazan ayında, sizden her kim hasta olur, bir sefer üzerinde bulunursa, tutamadığı günleri adedince diğer günlerden, yani iyi olduğu ve seferden döndüğü günlerden, aynı günler adedince orucunu tutar.

Hasta veya misafir olma birincisi.

İkincisine gelince; ”Oruca pek zor dayanabilecek bir kimse üzerine de.” Mesela, pek ihtiyar olduğundan peya müzmin bir hastalığın yani zamanla yerleşmiş ve uzamış bir hastalığın daimi tesiri altında bulunduğundan dolayı eda ve kaza suretiyle oruç tutması kendisi için aşırı yorucu bir hal sayılan bir müslüman üzerine de mutlaka oruç tutmak lazım gelmez. Peki ne yapacak? Onun üzerine ”bir fidye-bir fakirin yemeği” farz olmuş olur. Yani her günün orucu için bir fakire bir gününe yetecek kadar sabah ve akşam yemek verir veya onun bedelini verir. ”Şimdi her kim nafile olarak” Allah rızası için gönül hoşluğu ile nafile olarak ”bir hayır yaparsa” mesela, fidye miktarını arttırırsa veya çok ihtiyar olduğu halde -şeyh-i fani- veya hasta bulunduğu halde fazla metanet ve mukavemet göstererek orucu tutar, hem de fidye verirse ”bu kendisi için daha hayırlıdır.” Bundan dolayı daha çok sevaba nail olur.

”Ve eğer” ey müslümanlar öyle hastalık halinde veya sefer esnasında tahammül eder de ”oruç tutarsanız”, bunu tehire bırakmazsanız bu ”sizin için hayırlıdır”, zamanında vazifenizi yapmış, borcunuzdan kurtulmuş, fazla sevaba nail olmuş olursunuz. şüphe yok ki, şartlar ne kadar ağır olursa olsun, nimet de külfete göredir. Yani öyle bir devir düşünün ki, şartlar çok ağır. O ağır şartlarda yapılacak olan hizmetlerin karşılığı nimet de külfete göre verilir. şartlar ne kadar ağır olursa, ecir ve sevabı da o kadar fazla olur. ıkisi de aynı orantılıdır. Belki ecir ve sevabı biraz daha ağır basar.

Onun için hizmetler, İslam´a yapılan hizmetler devam eder, en zor şartlarda dahi olsa!

 

Külfet-Nimet-Devlet!

İslam´ın devleti ise dünyanın en büyük nimetidir! Binaenaleyh sizler (eğer) bu hakikatı (bilirseniz) orucunuzu bir an evvel tutarsınız, orucun faydalarına nail olursunuz.

Ayet-i kerime´deki, ”Yütikune” kelimesi if´al babından ve ”İtaka” mastarından fiil-i muzari´dir. Mazisi de ”Etâka”dır.

”Tavvaka”, ”Yutavviku”, ”Tavviken” olarak da tef´il babındandır.

”İtaka”, takat ve tavk´tandır. Tavk, ”Tâ”nın medhi ile takat, ”Tâ”nın zammi ile de boyna taklılan gerdanlık veya ağır bir demirdir.

 

Orucun bir çok çeşitleri vardır:

Farz olan oruçlar: Ramazan ayı orucu, edası ve kazası gibi.

Keffaret oruçları: Bunlar da farzdır. Savm keffareti, katl keffareti, zihar keffareti, yemin keffareti diye tutulan oruçlar gibi.

Vacib oruçlar: Bunlar adak oruçlardır.

Haram oruçlar: Ramazan bayramının ilk günü ile, Kurban bayramının 1., 2., 3. ve 4. günlerinde tutulan oruçlardır.

Mekruh oruçlar: Muharrem ayının yalnız onuncu günü veya haftanın yalnız Cuma veya Cumartesi günleri tutulan oruçlardır.

Orucu yemek kimler için caizdir?

1- Hasta olduğu zaman;

2- Yolcu olduğu zaman;

3- Şeyh-i fani; Yaşı çok ilerlemiş, takadi yok, gücünü kaybetmiş, malî durumu iyi ise, her gün için bir fitre (fidye) verir;

4- Gebe kadın ile emzikli kadın; Kendine veya çocuğuna tehlike olursa, yer sonra kaza eder;

5- Hayız gören kadın; Adet günlerinde ne namaz kılabilir, ne de oruç tutabilir. Yalnız orucunu kaza edebilir, temiz halinde.

Ramazan gününde, bile bile gıda maddelerinden birini veya ilaçlardan birini yerse veya içerse, veyahut cinsî münasebette bulunursa orucu bozulmuş olur. Hem kaza bir gün, hem de keffaret lazım gelir. (60) altmış gün, iki ay aralıksız tutacak. Ona ceza olsun diye!

 

Ramazan: Şiddetli, sıcak manasına olan ”Ramd” kökündendir.

Ramada: Güneşin ısısının şiddetine denir.

Ramazan: Günahları yaktığı için bu ismi almıştır.

Remada: Bilendi, inceltti, güneşte kızarttı; Fiil-i mazi. ”Yermüdü”, fiil-i muzari; ”Ramdün” mastardır. Ayriyeten, ”Ramida”, ”Yermadü”, ”Ramadün” de denir. Sıcaklık arttı. Güneş yerleri kızdırdı, susuzluktan içi yandı.

”Ermada”, ”Yürmidü”, ”İrmâd”, if´al babından olup, sıcak yaktı, biledi manalarına gelir.

”Ramdaü”: Yüksek hararet, güneşten iyice kızmış yer, taş vs.

”Ramadanün”: Ramazan ayı.

”Ramadün”: Isı, hareret, sonbahardan önce yağan yağmur.

”Ramadiyyün”: Yazın sonunda, ilk baharın başında yağan yağmur.

Ekseriyetin görüşüne göre; Ramazan ”Ramida” fiilinden alınmıştır. ”Ramaz”, güneşin hararetinin şiddetinden taşlarin son derece kızmasıdır ki, böyle pek kizgin yere de ”Ramda” denir. Bu bakımdan Ramazan, ”Ramdaa”dan yanmak manasına gelen ”Ramida” fiilinin mastarıdır. Yani kızgın yerde yalınayak yürümekle yanmak demektir. Bu manada ”Ramidat Kademhü” kızgın yerde ayağı yandı, denir.

”Ramidat el-Erdü”: Toprak yandı.

”Ramida el-Yevmü”: Günün harareti şiddetli oldu.

”Ramida es-Saimü”: Oruçlunun ağzı yandı.

Bu gibi misaller verilebilir.

Baştarafına ”Şehir” kelimesi eklenerek ”Şehr-ü Ramazan” bu mübarek aya özel isim yapılmıştır. Çünkü bu ayda açlık, susuzluk hararetinden ızdırap çekilir. Yahut orucun harareti ile günahlar yakılır.

İnsanın vücudunda onbir ayda biriken bir takım illetler ve hastalıklar ile vücudda hasıl olan meydana gelen bulanıklık, kir ve katılık Ramazan ayında tutulan oruç ile def edilerek, hem dünyevî hem de ibadet olma yönünden uhrevî bir takım faideler mevcuttur. Ahirette dahi ecir ve sevaba vesiledir. Oruç sebebiyle vaki olan himyenin-diyetin, perhizin mideyi daha iyi hale getirmekle vücudun sıhhatına hizmet etmektedir. Bunu tıp ilmi de isbat etmiştir. Aynı zamanda Peygamberimiz´in, ”Mide hastalık merkezidir, az yeme de her ilacın başıdır!” bu sözünü de tasdik etmektedirler. 1400 küsür sene önce söylenen bu söz de tazeliğini muhafaza etmektedir.

Yalnız, oruç perhiz olarak değil de, sırf Allah´ın emrini yerine getirmek ve O´nun rızasını kazanmak için tutulur.

 

Orucun bir çok fayda ve hikmetleri vardır:

Ferdî ve şahsî faydalar: Oruç sağlığı korur.

İçtimaî ve sosyal faydalar: Oruç bereket ve bolluk getirir. Oruç ayı bir neşe ayıdır. Emri yerine getirmenin mutluluğu vs.

 

Ramazan ayı hilali ile ilgili hadis-i şerif´ler:

”Ramazan geldi, Ramazan gitti demeyiniz. Ramazan ayı geldi, Ramazan ayı gitti, deyiniz. Çünkü Ramazan Allah´ın isimlerinden bir isimdir!” (Buhari, İman ve Savm; Müslim, Sıyam; İbn-i Mace, İkame-Siyam; Ebu Davud, Ramazan)

”Ay 29´dur. Görmedikçe tutmayın ve görmedikçe yemeyin. Eğer üzeriniz bulutlanırsa miktarını hesap ediniz!” (Buhari, Savm; Müslim, Siyam; Ebu Davud, Savm; Nesei, Siyam; Darimi, Savm; Muvatta, Siyam; Ahmed bin Hanbel)

”Hilali görünceye kadar oruç tutmayın. Üzeriniz bulutlanırsa 30 günü ölçü yapınız!” (Buhari, Müslim, Nesei, Muvatta, Ahmed bin Hanbel)

”Hilal görüldüğü için tutunuz ve görüldüğü için bozunuz. Eğer sizinle hilalin manzarası arasına bir bulut veya pus girerse 30´u sayınız!” (Müslim, Tirmizi, Darimi, Feyz´ül-Kadir)

”Ramazan´ı göründüğü için tutunuz. Eğer aranıza bir bulut veya sis girerse, Şaban ayının sayısını otuza tamamlayınız. Ramazan´ı Şaban´dan bir gün oruç tutmakla karşılamayınız!” (Ebu Davud, Nesei)

”Yani ay kâh 30 ve kâh 29 olur. Görürseniz tutunuz, görürseniz bozunuz. Eğer bulutlu olursa, 30´u sayınız!” (Müslim, Buhari, Ebu Davud, Nesei, İbn-i Mace, Ahmed bin Hanbel)

 

Sahur Yemeği Berekettir!

Sahura kalkmak, sahuru geciktirmek, iftarı acele etmek müstahabtır. Peygamberimiz, ”Sahur yemeği yiyiniz. Çünkü sahur yemeğinde bereket vardır!” (Buhari, Savm; Müslim ve Tirmizi)

”Üç şey peygamberlerin ahlakındandır: 1- Orucu acele açmak, 2- Sahuru geç yemek, 3- Misvak kullanmak!” buyurmuşlardır.

”Sahur yemeği yemek berekettir. Bir yudum su ile de olsa onu terketmeyiniz. Şüphesiz sahur yemeği yiyenleri Allahü Teala mağfiret eder, melekler de onlar için istiğfar ederler!” (Ahmed bin Hanbel)

”Bizim orucumuz ile kitap ehlinin orucu arasındaki fark sahur yemeğidir!” (İbn-i Mace, Siyam) buyurmuşlardır.

Sahur yemeği ise, insana oruç için kuvvet verir. Seher vaktinde yenecek yemeğe ”Sahur yemeği” denir. Seher vakti ise, ikinci fecirden biraz öncesine kadar olan vakittir. Sahur yemeği ile ilgili çok faydalar vardır, feyiz ve bereketi boldur. Bir de o vakitte teheccüd namazı kılınır. Onun da feyzi ve bereketi, ecri ve sevabı da çoktur.

Oruçlu kimse cünüp olarak sabahlaması veya gündüzün uyuyup ihtilam olması orucuna zarar vermez. Oruçlu kimsenin gül ve misk gibi kokuları koklaması da mekruh değildir.

Unutarak bir şey yemek ve içmek veya cinsel ilişkide bulunmak orucu bozmaz. Çünkü unutma ve yanılma ile yapılan işler bağışlanmıştır.

Çocuklar için oruç tutmak namaz gibidir. Bunun için on yaşında bulunan bir çocuğa oruç tutması emredilir, tutmazsa hafifçe dövülebilir. Bununla beraber tutmazsa, kaza etmesi gerekmez. Bir de çocugun oruca güçü yetmelidir. Oruçtan zarar görecek olan çocuğa, ”Oruç tut!” diye emredilmez. Fıkıh kitaplarımızda kaydedilmiştir.

Oruçlu kimse istinca ederken, yani büyük abdesten sonra taharet ederken, dikkat etmesi lazımdır.

Oruçlu için mekruh olup-olmayanlar, orucu bozan ve bozmayanlar, kazası gereken ve gerekmeyenleri, bir de keffareti gerektiren ve gerektirmeyen meseleleri fıkıh ve ılmihal kitaplarından öğrenilebilinir.

Yine bir hadis-i şerif´te, ”Her şey için bir zekât vardır. Bedenin zekâtı da oruçtur. Oruç da sabrın yarısıdır!”

İftar duası öteden beri me´sur olarak gelmektedir.

”Allahümme leke sumtü ve bike amentü ve aleyke tevekkeltü ve ala rızkike eftertu ve savmel ğadi min şehri ramazane neveytü. Feğfirli ma gaddemtü vema ahhertü!”

Manası: ”Allah´ım! Senin rızan için oruç tuttum, Sana iman ettim, sana güvendim, Senin rızkınla iftar ettim (orucumu açtım). Ramazan ayının yarınki gününü oruç tutmaya da niyyet ettim. Artık benim geçmiş ve gelecek günahlarımı bağışla!”

Ayriyeten şöyle de dua edilir:

”Ya vasi´al-Mağfireti, ihfir-li ve livalideyye velil-mü´minine yevmeyegumü´l-hisab…”

Manası: ”Ey bağışlaması bol olan Rabb´im! Beni, ana-babamı ve mü´minleri hesap gününde bağışla!..”

 

 

Muhammed Metin b. Cemaleddin (Kaplan)

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

Metin Hoca 2

link
MERHABA EY ŞEHR-İ RAMAZAN – 1 -
image_pdf

Rabb´imize ne kadar şükretsek yine de azdır, içinde bulunduğumuz seney-i hicriye olan 1424 yılının mübarek Ramazan ayına hep birlikte kavuşturdu. Bundan evel bu ayın müjdecisi bulunan mübarek geceleri ihya ederek geride bıraktık. Yakında idraki içinde olacağımız mübarek Ramazan ayı yolda bulunmaktadır. Tâbiri caizse evlerimize, camilerimize ve mescidlerimize gelecek olan aziz misafirimizi güzel bir şekilde ağırlayıp sonunda da ayrılırken bizlerden razı olması için ne gibi hazırlıklar içerisindeyiz. ışte bu hazırlık ve telaş içinde olmalıyız. Hem manen hem de maddeten kendimizi, evlerimizi ve ibadetgâh yerlerimizi temiz tutmalıyız.

Kısa bir girişten sonra evvela prensip olarak bir ayet ve bir hadis-i şerif ile mevzumuza başlayalım:

Bu arada her türlü hamd Allah’a, salât O´nun Resulü Hz. Muhammed’e, âl ve ashabına, selam da O´nun yolunu ve izini takip eden ve kıyamete kadar gelecek olan ümmetine olsun!

”Ey o bütün iman edenler! Üzerlerinize oruç yazıldı, nitekim sizden evvelkilere yazılmıştı gerek ki, korunursunuz!” (Bakara, 183)

”Her kim inanarak ve mükâfatını Allah´tan bekleyerek Ramazan’da oruç tutarsa, onun geçmiş günahları bağışlanır!” hadis-i nebevi’de buyrulmuştur.

Şehr: Açığa çıkma manasında olan iştihar mastarından olup, Türkçe’deki karşılığı ”ay”dır, yani 29 veya 30 günlük süre.

Şehere: Yaydı, duyurdu, ilan etti manalarına gelmektedir.

Aynı zamanda fiil-i mazi’dir. Muzarisi ise; ”Yeşherü” gelir, ”Şehrün” kelimesi de mastardır.

Tef’il babından, ”Şehhere” gösterdi, sergiledi.

”Şehhere” (be) harfi cer ile kulanılırsa, ifşa etti manasına gelir.

”İştehere” iftial babından olup yayıldı, tanındı, meşhur oldu gelir.

”Şehrün”, cemi ”Şuhur”, ”Eşhür”dür, yani çoğullarıdır.

”Şöhretün”, yani şöhret, ün.

”Şehriyyetün”, aylık manasına gelen ism-i mensuptur.

”Şehir”, ”Meşhur”: Meşhur, ün sahibi manalarına gelir.

”Eşhere”, ”Yüşhirü”, ”İşharen” olarak if’al babından da gelir.

”Şahere”, ”Yüşahirü”, ”Müşahereten”,  ”Veşiharen” olarak, Müfaale babındandır.

”Teşahere”, ”Yeteşaherü”, ”Teşahüren” olarak, tefaul babındandır.

”Eşherü” ism-i tafdil olup, çok meşhur manasına gelir.

Ayriyeten ”Eşhür’ül-Hacc”: Hacc ayları manasına gelen, ”Eşhür’ül-hurum”; haram ayları diye Kur´an-ı Kerim´de tâbirler geçmektedir.

Şehir: Esasında şöhretten mastar olup, izhar etmek manasınadır.

”Şehere Es-Seyfe”; Kılıcı kınından çıkarıp izhar etti, demektir.

Nitekim Türkçe lisanımızda da ”Teşhir-i Silah” olarak kullanılıp, silah çekme manasına gelir.

 

Bu manadan alınarak;

Evvela; Semada hilal olarak açıga çıkan aya isim verilmiştir.

İkincisi; Bu ayın açığa çıkışı meydana çıkması, parlak ve aydınlık olması ve nihayet gizlenmesine, yani yavaş yavaş küçülmesine ve tuluu suretiyle yani tekrar doğmasıyla bir devirden ibaret olan müddet-i zamaniyeye şehir tesmiye edilmiştir.

Bu zaman müddeti de 29 ile 30 gün arasında devaran eder.

Müneccimin bunu, ayın güneş ile iki içtimai arasında küzeran olan müddet diye târif ederler.

Lakin bu târif havassa mahsustur.

”Umum için şehr” kelimesine muvafık olan meşhur mana hilalin iki zuhuru arasındaki müddettir ve esas lügat manası da budur.

Üçünçüsü de, hilal nazar-i itibare alınmayarak sırf gün hesabıyla 30 günlük müddete dahi örfen şehir itlak olunur.

Güneş yılının cüzlerinden her birine ”Ay”, ”Şehir” ve ”Mah” diye isim verilmesi de bundan alınmıştır.

Baladan buraya kadar ”Şehr” kelimesinin tasrifini yapıp biraz da astronomiye ait bilgileri vermeye çalıştık. şimdi de ayet-i kerime’nin tefsir ve tahliline gelelim.

Oruç ilahî bir kanun olup öteden beri tatbik edilerek günümüze kadar gelen ve farz olan bir ibadettir. Yani hem geçmiş ümmetlerde olduğu gibi, Ümmet-i Muhammed’e de bu farziyet hicrî seneden birbuçuk sene sonra Kıble’nin değişmesinin akabinden şaban´ın 10’unda Ramazan orucu farz kılınmıştır.

Lisanımızda oruç demek; ”Siyam”, Savm”; ımsak etmek, kendini tutmak manasına gelir. Yani nefsin meylettiği herhangi bir şeylerden ve herhangi bir söz söylemekten kendini tutmak demektir. Meryem Suresi’nin 26. ayeti bu manadadır.

Alel-itlak imsak manasına da gelir. Peygamber’in şu hadis’i gibi:

”Bir gurup atlar serbest toz duman içinde hareket halindedir. Diğer gurup da ise, tutulup bağlanmış gemleri gevelenmektedirler!”

İstılahta, yani şeriatta manası ise; Niyyetle beraber yemekten, içmekten, cinsî münasebetten kendini tutmasıdır. Yani evveli sabahtan, güneşin gurubuna (yani batmasına) kadardır; Birisi imsak, birisi de iftardır.

Savm kelimesi mastardır. Siyam da mastardır.

”Same”, ”Yesumü”, ”Savmen”, ”Siyamen” gelir; Mazi ve muzari. ısm-i faili: ”Saimün”dür.

Oruç dinin en büyük rükunlarındandır. Nefis ancak oruçla frenlenir. Yani fenalığı olan hırslar bununla teskin edilir, sakinlenir. Oruç farz edilmeden önce Peygamberimiz her ayda üç gün bir de aşure gününde oruç tutmak nafile olarak emrolunmuştu ki, buna  ”Savm-i evvel” (birinci oruç) tâbir olunur.

Rivayete göre; Ramazan orucu aynı miktar olarak hem yehuda, hem de nasaraya yazılmıştı. Yehud bunu terketmiş ve senede bir gün oruç tutmaya başlamışlar ve o gün de Firavun’un boğulduğu gün olduğunu zannetmişler. Halbuki bunda da yanılmışlardır. Çünkü, Firavun’un denizde boğulma günü aşure günü vaki olmuştur.

Nasaraya gelince; Bunlar da Ramazan’da oruç tutarlarmış, nihayet pek şiddetli sıcağa tesadüf etmişler, bunun üzerine yaz ile kış arasında mutedil, sabit bir mevsimin tayininde âlimlerinin re´yi (görüşleri) toplanarak bahara tahsis eylemişler ve bu tebdile keffaret olmak üzere de on gün daha eklemişler, kırka ulaşmış, sonra hükümdarları hastalanmış veyahut aralarında ”Ölet” vaki olmuş, bunun içinde on gün daha eklemişler, elliye yükselmiştir. Daha sonraları keyfiyyetinde de tâdilat yaptılar ki, buna perhiz denir.

İşte burada Ümmet-i Muhammed’i uyarmak için, oruç sıfatı, adet de, vakitte olmak üzere üç noktay-ı nazardan biriyle teşbih yapılmış ve bu eski kanun olduğu gösterilmiştir.

Rabb´ülâlemin nida ederek, ”Ey mü´minler! Size de oruç farz kılındı ki, korunabilesiniz!” ayet-i kerime’de takva kelimesi geçmektedir. Muhaddisler nezdinde takvadan maksat, şirk, fısk ve bid´at gibi kötü işlerden sakınmaktır diye târifini yapmışlardır. Bırakın büyük günahları, küçük günahlardan bile korunmak lazım, çünkü küçük günahlara teşebbüs devamlı olursa, o da büyük günah olur.

Takva mertebesine yükselebilmek için oruç sayesinde nefsinize ve şehvetlerinize hâkim olmak, her türlü günahlardan, tehlikelerden sakınmakla olur. Çünkü oruç şehveti kırar, heva-i nefisleri mağlup eder, azgınlıktan, fuhşiyyetten men eyler, hayatın lezzetini tattırır. Kalbin Allah´a cezbetmesini arttırır. O´na meleki bir zevk-ü sefa bahşeyler. ”Zira kişi iki deliği için koşar, karnı ve ferci” mâruf olan mesele hükmünce insanları her derde sokan şehvetlerin esası batın ve ferc şehvetidir. ınsanın insanlığı da yani şahsiyetinin kazanabilmesi bunlara hâkim olmasındadır. Eğer bu ikisine hâkim olmazsa, şahsiyetini kazanmış olmaz. Oruç ise, evvela bu ikisini kırar.

Bunun için Peygamber Efendimiz, nefisleri azgın olanlar hakkında şöyle buyurmuştur: ”Oruç tutsun, çünkü orucun büyük bir hüsn-i tesiri vardır!”

Oruç tutmayan sabretmesini bilemez, nefislerini frenleyemez!

Yine haberde varid olduğuna göre; ”Cenab-ı Hakk nefsi yarattı. Ona şöyle dedi: ”Ben kim, sen kim?” Nefis şöyle dedi: ”Ben benim, sen Sensin!” dedi. Sonra Allah nefsi 100 sene cehennem ateşi ile azaplandırdı ve sonra çıkardı. Tekrar, ”Ben kim, sen kimsin” dedi. Nefis evvelki gibi cevap verdi. Sonra yine soğuk cehenneme attı. 100 sene azaplandırdı ve çıkarttı. Tekrar sordu: ”Ben kim, sen kimsin?” aynı cevabı alınca üçüncü kez açlık cehenneminde 100 sene azaplandırdı. Tekrar çıkarttı ve sordu. ”Ben kim, sen kim?”. Nefis hemen ikrar etti: ”Ben kul, sen de Rabb!”

İşte nefis ancak açlıkla islah olunup yola getirilir.

Yine bir hadis-i şerif’te ”Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır!” diye varid olmuştur. Nitekim Cenab-ı Allah, bir hadis-i kudsî’de, ”Oruç benim içindir ve onun mükafatını ancak Ben veririm!” buyurmuştur.

Bir hadis-i nebevî’de, ”Evveli rahmet, ortası mağfiret, sonu ateşten azatlık!” diye vasıflanan şehr-i Ramazan´ın en mübarek bir gecesi, Kur´an´ın nazil olmasına da başlangıç olmuştur.

Müslümanlar, bu hadis-i nebevi’nin feyiz ve bereketinden faydalanarak evleri rızıklarla dolup taşmıştır. Onun için bu mübarek ay rahmet ayıdır, Kur´an ayıdır, mağfiret ayıdır, günahların bağışlanması ayıdır, ateşten de azad olma ayıdır, saadet ayıdır, selamet  ayıdır!

Bir şair Ramazan’ı şu mısraları ile tanımlar:

”Yemekten ve içmekten gemlenmiş dudaklar yorgundur;

Semavî sofra göklerden koşup gelmeye hazırdır!”

 

 

Peygamberimiz’in şu hadis-i şerif’le oruca halellik gelmemesi için ümmetini gıybetten, dedikodudan uyarmaktadır.

”Ben oruçluyum diyorsun, halbuki, kardeşini çekiştiriyorsun!”

”Orucun gelmesiyle bütün hayırlar bir araya geldi, O´na Kur´an okumak, Allah´ı anmak, hamd ve tesbih vardır. Nefis onda sözle ve işlerle meşgul olur, gündüz oruç tutmak, gece de Teravih vardır!”

Ne güzel söylemiş söyleyen!

”Oruç tutunuz, sağlıklı olursunuz!” hadis-i şerif’le burada noktalıyorum.

İnşaallah bu mevzuya devam edeceğiz!

Metin Hoca 2

link
ŞABAN AYININ FAZİLETİ VE BERAAT GECESİ!
image_pdf

”Ha-Mim! Apaçık Kitab´a andolsun ki, Biz O´nu mübarek bir gece de indirdik. Çünkü biz uyarıcıyız. (Bir gece ki) her hikmetli emir, onda ayırd edilir; (Yani) katımızdan (verilen her) emir. Çünkü biz, elçi göndericiyiz. Senin Rabb´inden bir rahmet olarak (gönderdiğimiz elçilere o gece emirlerimizi bir bir açıklar, vahiylerimizi bildiririz). O, işitendir, bilendir!” (Duhan, 1-6)

 

Tefsirlerin beyanına göre; ayette geçen ”Mübarek gece”den maksadın ”Kadir gecesi” veya ”Beraat gecesi” olduğuna dair rivayetler vardır. Rivayete göre, Kur´an-ı Kerim´in tümü Beraat gecesinde dünya semasına indirilip, Kadir gecesinde ise, peyder pey vakia ve olaylara göre indirilmeye başlamıştır.

Hz. Aişe validemizin beyanına göre, ”Resulullah´ın hiç bir ayda şaban ayından daha fazla (nafile) oruç tuttuğunu görmedim. Hemen hemen şaban´ın tamamını oruçla geçirirdi!” (Tirmizi)

Şaban´ın lügat manası: Şaabe=Ayrıldı, dağıldı manalarına gelir.

(Şaabe-Yeşabü-Şa´bün) Mazi, Muzari ve Mastar sığalarıdır. Haberde varid olduğuna göre; Mü´min için gerekli olan, Beraat gecesinin feyiz ve bereketinden çok faydalanmaktır. Belki, şaban ayının küllüsünden, yani tüm gecesini, gündüzünü değerlendirip, boşa geçirmemektir. Zira o ayda (Şaban´da) Ramazan´a binaen çok hayırlar dağıtılır. Çünkü, Şaban kelimesi, hayırlar şubesinden müştak olmuştur, türemiştir.

Hayrın en büyüğü de imandır. ıman şubesinin en büyüğü de namaz ve oruç olan, salât ile savmdır. Öyleyse bize düşen o ayda, taatla meşgul olmak, oruç (nafile) çok tutmak ve salât-i selamı da çok çok okumaktır.

 

Beraat kelimesi: Beri´e-Yebreğu-Beraeten. Mastardır. Fiili, uzaklaşmak, alakayı kesmek manasınadır. Kurtulmak, beri olmak demektir.

 

Beraat gecesi: şaban ayının onbeşinci gecesine isim olmuştur. Ve mübarek olan gecelerimizden biridir. Bu gecede mü´minler mağfirete ererler ve günahlardan temizlenirler ve beri olurlar. Ayriyeten mahkemelerde insanların suçsuz olduğu ortaya çıkınca ”Beraat etti!” derler, yani kurtuldu, suçsuz olduğu ortaya çıktı, halas oldu denilir.

 

Kelimenin kökü:Be-ra-e” fiilidir. ”Min” edatıyla kullanıldığında ”-den uzaklaşmak, ilgiyi kesmek”.

Tef´il babında;Ber-ra-e” şekliyle aklamak, beraet ettirmek!

İstifal babında; ”İsteb-ra-e” şeklinde kullanıldığı zaman istemek anlamlarına gelir.

Allah´ın güzel isimlerinden olan ”Bari”, Allah´ın yarattığı şeyleri tertemiz yarattığını ve her türlü kirden arındırdığını ifade eder.

Aynı ”Berae” fiilinden türeyen ”Beraet” kelimesi ise, ”Mahkemede suçsuzluğu ortaya çıkmak ve suç töhmetinden kurtulmak” anlamındadır. Siyasî hukuk açısından ise, ”İlişkileri kesme, sulh durumuna son verme anlamlarına gelir ve Tevbe Suresi´nin başındaki ayet-i kerime´ler bunun bariz bir örneğidir!”

(Elmalı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur´an Dili)

Lisanımızda ”Beraat gecesi” diye mâruf olmuştur ki, hem ”Bera´et” muhaffefidir, yani hafiflendirilmiş şeklidir, hem de ”Sakk” (bir senet) manasına gelir.

 

Şaban: Kamerî senenin sekizinci ayıdır. Bu aya isim olmuştur. Bu ayda doğan erkek çocuklara ”Şaban” ismi verirler. şaban ayının Araplar arasındaki eski adı ”Azil” idi.

Araplar, şaban ayına, ”Şehrullah-i Muazzam”, ”Şehr´ül-Kerame”, ”Şehr´ül-Kasir” de derler. Böyle demelerinin sebebi, bu ayda bostanlara çıkıp, beraberlerinde götürdükleri yemek ve diğer şeyler pişinceye kadar gezip eğlenmeyi adet edinmeleriydi.

Medineli´ler bu ayın 15. gecesine ”Leylet´ül-Helva” (Helva Gecesi) derler. Araplar, o gece evlerinde, durumlarına göre tatlılar pişirip yerler ve yedirirlerdi. Eskiden bizim toplumumuzda da, hemen her kandil gecesi bir helva gecesiydi. Fakir-zengin akrabaya, konu-komşuya helva dağıtmak adetti. Ülkemizin bazı yörelerinde bu adetin günümüzde de devam ettiği görülmektedir.

şaban ayını önemli kılan özelliklerinden biri, ”Şühür-i selase” denilen ”Üç ayların” ikincisi olmasıdır. Bilindiği gibi, üç ayların ilki Receb, üçüncüsü de Ramazan´dır.

şaban ayının önemli bir hususiyeti de, ”Beraat gecesi”nin bu ayın 15´nci gecesine tesadüf etmesidir. Beraat gecesi, meleklerin inmesi, duaların kabul olması, duaların geri çevrilmemesi gibi bir çok fazilete sahip olduğu için, bulunduğu ayı da değerli kılmıştır. (İslam Ansiklopedisi)

Her insanın mukadderatı tayin edilen bir dönüm noktasıdır, zamanıdır. Bu gece yapılacak olan bir muhasebe gecesidir. Bütün yıl içerisinde işlenen sevap ve günahların muhasebesi yapılır. Bunun için bu mübarek geceyi tevbe ve istiğfar, taat ve ibadetle geçirmek kazançların en iyisidir.

Haberde varid olduğuna göre: ”Hesaba çekilmeden önce, kendinizi hesaba çekiniz!” Buna göre sadece, Beraat gecesi değil, her akşam yatağa girmeden evvel kendimizi hesaba çekmeliyiz. Hz. Ömer misali, ”Bugün Allah için ne yaptın?” demeliyiz.

Bu gecenin faziletiyle ilgili bir çok hadis-i şerif´ler mevcuttur. Bunlardan bazılarını ele alacağız.

Hz. Aişe validemiz buyuruyor ki:

”Resulullah´ın, hiç bir ayda Şaban ayından daha fazla (nafile) oruç tuttuğunu görmedim. Hemen hemen Şaban´ın tamamını oruçla geçirirdi!” (Tirmizi)

”Şaban´ın 15. gecesi olunca, gecesini ibadetle, gündüzünü de oruçla geçirin. O gece Allahü Teala buyurur ki: ”Affedilmek isteyen yok mu, günahlarını affedeyim. Rızık isteyen yok mu, rızık vereyim. Derde müptela olan yok mu, sıhhat, afiyet vereyim. Ne isteyen varsa, istesin vereyim. Bu hal, fecre (imsak vaktinin bitimine) kadar devam eder!” (İbn-i Mace)

”Şaban, öyle faziletli bir aydır ki, insanlar bundan gafildir. Bu ayda ameller âlemlerin Rabb´ine arzedilir. Ben de amelimin oruçlu iken arzedilmesini isterim!” (Nesei)

”Bu gece göklerin kapıları açılır, melekler mü´minlere müjde verir, ibadete teşvik ederler!” (Nesei)

”Şaban ayının 15. gecesi, Rahmet-i ilahî dünyayı kaplar, herkes affolunur. Ancak haksız yere müslümanlara düşmanlık besleyen ve Allahü Teala´ya ortak koşan mağfiret olunmaz!” (Beyhaki)

”Cebrail (a.s.) geldi: ”Kalk namazı kıl ve dua et! Bu gece Şaban´ın 15. gecesidir!” dedi. ”Bu geceyi ihya edenleri Allahu Teala affeder. Yalnız; müşrikleri, büyücüleri, falcıları, cimrileri, müsahini alkollü içki içenleri, faiz alıp verenleri ve zina edenleri affetmez!” (Taberani)

Şaban ayında önemli olaylar meydana gelmiştir. Bunlar da hicretin ikinci yılına rastlayan ve şaban ayı ortalarında nazil olan ayet-i kerime ile Kıble´nin Mescid-i Aksa´dan Mescid-i Haram´a çevrilmesi ve diğer bir ayetle de Ramazan orucunun farz kılınmasıdır.

Bu gecenin bir takım isimleri vardır:

1- Mübarek: Feyizli ve bereketli olma hasebiyle;

 

2- Beraet: Kulların günahlarının affolunması ve temize çıkmaları sebebiyle;

 

3- Rahmet: Kulların ihsana kavuşmaları nedeniyle;

 

4- Berae veya Sakk: Geceyi iyi değerlendiren kulların seçilerek salih kullar arasına alınması sebebiyle denir. Bu geceye mahsus bir takım özellikleri vardır.

Bu mübarek gecede mühim olan işlerin seçimi ve ayrımı yapılarak, görevli memurlar bulunan meleklere tevdi edilir, verilir. Onlar da bir sene içerisinde tatbikata koyarlar. Bu mübarek gecede çok bağışlanma ve affolunup, kurtulma ve necat gecesidir. Bu gecede meleklerin yeryüzüne inip, ibadetle geçiren mü´minlerle birlikte olurlar. Bu gecede yapılan ibadetlerin faziletleri çok büyüktür. Yine bu gecede Peygamberimiz´e şefaat yetkisinin tamamı verilmiştir. Bu şefaatin üçte biri şaban´ın 13´ncü günü, üçte biri şaban´ın 14´ncü günü geri kalan üçte biri de şaban´ın 15´nci günü verilmiştir.

– Bu mübarek gece de erzak nüshası Mikail (a.s.)´a;

– Harpler, zelzeleler, hasifler (batırmalar), sayıkalar nüshası Cebrail (a.s.)´a;

– Ameller nüshası sema-i dünya sahibi olan ısmail´e ki, büyük bir melek;

– Mesaib (musibetler) nüshası da Melek-ül-Mevt olan Azrail (a.s.)´a verilir.

Duaların müstecab olduğu gecelerden birisi de Beraat gecesidir.

Peygamber Efendimiz, Beraat gecesinde şu duayı okurdu:

”Ya Rabb´i! Azabından affına, gazabından rızana sığınırım. Senden sana sığınırım. Zatın yücedir. Seni övmeye güç yetiremiyorum. Sen kendini övdüğün gibisin!”

 

Muhterem müslümanlar!

Baladan aşağıya kadar, sıraladığı-mız şaban ayı ve Beraat gecesinin faziletlerini Kur´an ve sünnet ışığında değerlendirmeye çalıştık. Fazla söze gerek yok! ”Kıllet´ül Kelam, Kesir´ül fiil” dendiği gibi; ”Az konuşma, çok çalışma” fehvasınca, lisanımızca da ”Lafına bakılmaz kişinin, ayinesidir işi” darb-ı mesel olarak söylenmektedir.

Bu mübarek aylar, geceler ve günler neyin müjdecisidir biliyor musunuz? Bir ayın bir de gecenin müjdecisidir! O da? 11 ayın sultanı mübarek Ramazan ayıdır; Bin aydan daha hayırlıolan mübarek Kadir gecesidir. İşte tebşir edilen, şehr-i Ramazan ile Leyle-i Kadir´dir!

Bu bereketli geceleri, günleri ve ayları birer vesile bilip, söz, fiil ve hareketlerimize dikkat etmemiz lazımdır. Kalden ziyade halimize çeki düzen vermemiz lazımdır!

”Söz gümüşse, sükût da altındır!” atasözünü de unutmayalım. Cenab-ı Hakk´dan dua ve niyazımız odur ki, bu gecelerin feyiz ve bereketinden, cümlemizi mahrum bırakmasın. Yine dua edelim de, arefesinde bulunduğumuz bu günler, ”Asr-ı Saadet” devrine yetişmemize, İslam âleminin birlik ve beraber olma idraki içerisinde olmasına ve gayr-i müslimlerinde hidayetine vesile olsun! Amin!..

Dualarımız müşterek, birbirimize dualarımızı eksik etmeyelim!

 

 

M. Metin Müftüoğlu Kaplan)

Emîrül-Müminîn ve Halîfetül-Müslimîn

Metin Hoca 2

link
KUDÜS VE BUGÜNKÜ HALİ
image_pdf

KUDÜS VE BUGÜNKÜ HALİ

 

Yeryüzünün en mübarek yerleri mescidler ve camilerdir. Camii ve mescidler arasında en faziletli ve en mübarek mescid, Mescid-i Haram’dan (yani Mekke mescidinden) sonra ikinci olarak Mescid-i Aksa’dır, yani Kudüs mescididir.

Esasen, Kudüs şehri kudsiyet ve şerefini sinesinde bulundurduğu Mescid-i Aksa’dan alır.

Mescid-i Aksa ise kudsiyet ve şerefini:

a) Tarihten alır:

Çünkü, Mescid-i Aksa, yeryüzünde kurulan ve inşa edilen en eski ve târihî mâbedlerden biridir.

b) Peygamber eliyle ve emriyle inşa edilme şeref ve kudsiyeti:

Çünkü, Kâbe-i Muazzama’nın temeli, rivayete göre ilk Peygamber Hz. Adem tarafından atılmış, Hz. Ibrahim ve Hz. Ismail gibi iki peygamber tarafından da duvarları yükseltilmişdir. Mescid-i Aksa ise, peygamberlikle devlet idaresini bir arada yürüten, canlı ve cansız varlıklara, ins ve cinlere hükmeden, rüzgarlar emrine verilen, karınca ve kuşlar gibi hayvanların dilinden anlayan Süleyman Aleyhisselam gibi bir peygamber tarafından yapılmış ve inşa edilmiştir.

c) Bütün peygamberler cemaatına mescid olma şerefi:

Son Peygamber Hz. Muhammed (s.a.v.) mirac yolculuğu esnasında Kudüs şehrine uğramış, Mescid-i Aksa’da imam olarak peygamberler cemaatına namaz kıldırmıştır.

d) Ümmet-i Muhammed’e ilk kıble olma şerefi:

Şöyle ki, ahir zaman Peygamber’i ve ona iman eden ilk devir müslümanları ibadetlerinde Kudüs şehrine doğru dönmüş, kıble olarak Mescid-i Aksa’ya teveccüh etmişlerdi.

e) Etrafının bereketlerle dolu olma şerefi:

Kur’an-ı Kerim İsra Suresi’nin başında bu şerefi şöyle anlatır: „Münezzeh ve şanı yüce olan (Allah), kulunu geceleyin,Ayetlerinden bir kısmını göstermek için, Mescid-i Haram’dan etrafını bereketli kıldığı Mescid-i Aksa’ya yürüttü. Gerçekten o, işiten ve görendir!“

İşte bu kadar kudsiyet ve şerefe sahip olan Kudüs şehri ve onun sinesindeki Mescid-i Aksa, gelin görün bugün ne halde? Sahipsiz kalmış, küfrün ve kâfirin saldırısına uğramış, esir düşmüştür. Şimdi kan ağlıyor ve lisan-i hal ile diyor ki:

„Ey müslümanlar! Ey Hz. Muhammed’in ümmeti! Ey mücahid dedelerin torunları ve ey Salahaddin-i Eyyubî’nin askerleri! Nerelerde kaldınız? Niçin bana sahip çıkmıyorsunuz? Beni İslam’ın bir numaralı düşmanı yahudînin ve yahudî zihniyeti siyonizmin eline bıraktınız. Kirli eller bana uzatıldı; beni ateşe verdiler, temelime bomba koydular ve tünel bile kazdılar. Menhus ve mel’un ayaklarıyla benim etrafımda dolandılar; hâlâ da dolaşmaktadırlar. Adeta kapılarıma zincir vurmakta, beni hürriyetimden mahrum edip esir etmektedirler. Şimdi ben esirim. esaret altında ağlıyor ve sızlıyorum ve diyorum ki, „Nerede Kudüs’ü fetheden askerler? Nerede Selahaddin-i Eyyubî ve onun askerleri?

„Ey Yahudi temsilcileri! Dünyanın altınlarını verseniz dahi, size Filistin’den bir karış toprak veremem ve vermem!..“ diyen ve ısrar eden, Hertzl’i huzurundan kovan Sultan Hamid’ler nerede?!.

İşte bütün bunlar, bu isimlerini saydıklarım; benim kudsiyetime, benim şerefime toz kondurmadılar, üzerime titrediler ve bana hürmet ettiler, canları ve kanları pahasına da olsa, beni küfrün-kâfirin elinden aldılar, korudular ve nihayet sizlere emanet ettiler.

Ey miladî yirmibirinci asrın arefesinde bulunan müslümanlar! Ey devletçiklere bölünmüş müslüman ve mustaz’af milletler! Geliniz başınızdaki kuklaları ve yahudî uşaklarını atınız! Çeçenistan’ın, Cezayir’in ve Afganistan’ın kahraman ve mücahid müslümanları gibi, küfre ve küfür rejimine karşı çıkınız ve mücadele veriniz. Keza, İran’ın kahraman ve fedakâr mücahidlerinin İmam Humeyni’nin rehberliğinde yaptıkları gibi, sizler de ihyası ve ilanı yapılan Hilâfet Devleti’nin çatısı altında toplanarak, küfür ve kâfir rejimini yıkıp tarihin çöplüğüne atınız! Atınız da, Anadolu topraklarında Kur’an anayasa, Şeriat kanun ve İslam devlet olsun! Soy farkları, mezhep farkları sizleri birbirinizden ayırmasın; Kur’an etrafında, İslam bayrağı ve Hilâfet çatısı altında toplanın!

Tekvücut ve tek gönül olunuz. Başkalarına değil, yalnız Allah’a kul, Hz. Muhammed’e (s.a.v.) ümmet olunuz! Bir milyardan fazla müslüman bir araya gelsin, güç ve imkânlarını birleştirsin.

Birleştirsin de yahudi ve yahudi uşaklarına hadlerini bildiriniz, bana vurulan esaret zincirlerini kırınız ve beni hürriyetime kavuşturunuz!..“

Cevabımız:

Bu manevî sese kulak veren ve ilâhî davete icabet eden bizler, diyoruz ki:

„Ey  bereketlerle dolu olan Kudüs’ümüz ve sinende barındırdığın Mescid-i Aksamız! Bizler oyuna getirildik ve uyutulduk, aldatıldık ve atlatıldık. Ama, hamdolsun, şimdi uyandık. Senin ve senin gibi daha nice mescidlerin ve nice mukaddes beldelerin feryadları bizleri uyandırdı. Bizler; ırk, dil ve mezhep farkı gözetmeden bir araya geldik. Kur’an ve Sünnet’in etrafında toplandık ve İslam’ın safında yerimizi alarak, Hilâfet Devleti’nin de ihya ve ilanını yaptık. Gayemiz; dünya müstekbirlerinin zulmüne son vermek, mustaz’afların hak ve hukukunu korumaktır ve nihayet adaleti tesis etmek ve ilâhî nizamı hâkim kılmaktır.

Gayret bizden, tevfik ve nusret Cenab-ı Hakk’tandır!..“

Selam olsun, bu sese kulak verip, mescidlerine sahip çıkanlara!..

 

1. Şevval 1418 (29. 1. 1998)

 

M. Metin Müftüoğlu Kaplan)

Emîrül-Müminîn ve Halîfetül-Müslimîn

Metin Hoca 2

link
MİRAÇ YÜRÜYÜŞÜ VE GÖKYÜZÜNE YÜKSELME!
image_pdf

”Noksanlıktan uzaktır O (Allah) ki, geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini bereketlendirdiğimiz Mescid-i Aksa’ya yürüttü. O’na ayetlerimizden bir kısmını gösterelim diye (böyle yaptık). O gerçekten işiten, gerçekten görendir!” (İsra, 1)

”Onların tekziplerinden ve suallerinden pek çok sıkıldım. Hatta öyle bir sıkıntı hiç çekmemiştim. Birden Cenab-ı Hakk, Beyt’ül-Makdis’i bana gösterdi; Ben de Beyt-ül-Makdis’e bakıyorum, birer birer her şeyi târif ediyordum!” (Hadis-i şerif)

 

(Esrâ-Yüsrî-İsrâen)’dir!

 

1- İsra: Yürütmek, göndermek, gece seferi yapmak, isral etmek, gece yürüyüşüne çıkmak, geceleyin yürümek.

”Ba” harf-i cerri ile: Geceleyin yürütmek, geceleyin götürmektir. Mâzi-Muzâri-Mastar sığalarıdır. Yani, Emsile-i Muhtelife’nin birinci, ikinci ve üçüncü sığalarıdır.

 

2- Âbid: Kul, köle. Abdihi! (Muhammed) kulunu!..

 

3- Leylen: Gece. Leylen: Gecenin bir parçası.

 

4- Mescid-i Haram: Mekke-i Mükerreme’de ve Kâbe’nin bulunduğu en büyük, mukaddes ibadet yeri.

 

Kâbe: Dünyanın en kudsî mâbedi, Beytullah, Beyt’ül-Mamur, Beyt’ül-Atik. Bütün mü’minlerin ibadet esnasında yöneldikleri merkez. Dört köşe olduğu için Kâbe denir. Bu mukaddes makamın etrafına ”Mescid’ül-Haram” ismi verilir.

 

5- Mescid-i Aksa: Kudüs’te çok eskiden gelen peygamberlerin yaptırdıkları mâbed. Rivayete göre; Davud (a.s.) başlatıyor, oğlu Süleyman (a.s.) tamamlıyor.

 

6- Mirac’ın lügat manası: Merdiven, yükselecek yer, en yüksek makam, huzur-u ilahî. Tâbir-i caizse manevî bir merdiven. ”Mirac’ün” ism-i âlet. Emsile-i Muhtelife’nin 16. sığasıdır, ”Minsarün” gibi.

İstilahî manası ise: Mirac’un-Nebi olan Hz. Muhammed’in (s.a.v.) Efendimiz’in, Receb ayının 27. gecesinde hem ruhen hem de cismen, Cenab-ı Hakk’ın huzuruna yükselmesidir ki, en büyük mucizelerden bir tanesidir.

Mucize: ”Peygamber olan zatın elinde veya çevresinde meydana gelen harikulade (olağanüstü) bir olay, bir harekettir!” Akaid kitaplarımızda böyle târifi yapılmaktadır.

 

7- Mirac gecesi: Bu geceye isim verilmiştir. Receb ayının 27. gecesine rastlayan bu mübarek geceye, Leyle-i Mirac da denir. Mirac gecesinde 12 rekat nafile namaz kılınması, öteden beri iyi görülmüştür.

Rivayete göre her rekatında Fatiha ile başka bir sure okuyarak iki rekatta bir selam vermeli, sonra yüz defa ”Subhanallahi velhamdulillahi ve la ilâhe illallahu vallahu Ekber” demeli. Bundan sonra yüz defa istiğfar ederek yüz defa da selât ve selam okumalıdır.

Bu mübarek günün gündüzünü sıyamla, geceyi de kıyamla geçirmelidir. Bu durumda yapılacak her duanın kabulü Allah’tan umulur. Yeter ki, günahla ilgili olmasın!

 

Mirac, hicretten bir buçuk sene önce Receb ayının 27. gecesi vuku bulmuştur. Peygamberimiz bir gece Cebrail Aleyhisselam’ın refaketinde Mescid-i Haram’dan (Mekke mescidinden) Mescid-i Aksa’ya (Kudüs mescidine) gitmiştir. Mirac’ın bu bölümü Kur’an ile sabit olduğundan inkâr eden, dinden çıkar. Peygamberimiz Mescid-i Aksa’dan da göklere gidiyor, orada cennet ve cehennem kendisine gösteriliyor. Oradan da ”Sidre-i Münteha”ya varıyor ki, burası bir dönüm noktası, bir sınır çizgisidir. Gökleri, cennetleri kucaklayan ulu varlık ağacıdır. Peygamber’in, meleklerin erebildikleri son noktadır. Ötesine ne bir melek, ne de bir peygamber varamaz. ılerisi gayb âlemidir, sınır âlemidir. Allah’tan başkası orasını bilemez. Peygamberimiz’in semalara ve Sidret’ül-Münteha’ya gitmiş olduğu da hadis-i meşhur ile sabittir. ınkâr eden ehl-i dalalet, yani dalalet ehli sayılır. Arş ve Kürsi ile cennet ve cehennemi görmesi de, hadis-i Ahad ile nakledildiğinden dolayı inkâr eden ehl-i bid’at sayılır.

Haberde varid olduğuna göre Peygamberimiz’e bu yolculuk beş vasıta ile yaptırılmıştır.

 

Şöyle ki;

1- Mekke’den Mescid-i Aksa’ya ”Burak” ile (Burak, katırdan büyük, eşekten küçük olan çok hızlı bir hayvan);

2- Mescid-i Aksa’dan birinci semaya ”Mirac” vasıtası ile;

3- Birinci semadan yedinci semaya ”Cenah-i Melaike”, yani meleklerin kanatları ile;

4- Yedinci semadan Sitre-i Münteha’ya kadar ”Cebrail” ile;

5- Peygamberimiz yalnız olarak da ”Refref” ile huzur-u ilahiye’ye kavuştu. ”Refref”: Yeşil renkli olan bir halı.

 

Mevlid-i Şerif sahibi merhum Süleyman Çelebi’nin dediği gibi;

”Söyleşirken Cebrail ile kelâm,

Geldi Refref önüne verdi selam!”

 

Mi’rac Hediyeleri:

1- Bakara Suresi’nin son iki ayeti;

2- Beş vakit namaz;

3- Ümmet-i Muhammed’den şirk koşmayanların da cennete girebileceği müjdesi.

”Namaz mü’minin miracıdır!” Bu hadis’e göre namaz kılan mü’min ne yapmış oluyor? Bu Mi’raç merasimini yaşamış oluyor.

Namazda okunan tahiyyat, selat-i selam ve dualar ve sonunda sağa-sola verilen selamlar, arkasından da hep birlikte ”Allahümme entesselamü ve minkes selam…” diyorlar.

Yani, ”Ey bizim Rabb’imiz! Sen selamsın, senden (bize) selam geldi. Ey celal ve ikram sahibi!”

Bunu derken de Rabb’lerinin Mirac’dan dönenle gönderdiği selam ve rahmeti aldıklarını, memnun ve müteşekkir bulunduklarını ifade etmiş oluyorlar.

”Hem ben, beni yaratana niye kulluk etmeyeyim?” (Yasin, 22) misali.

Ben de ”Namaz mü’minin miracıdır!” düsturuna göre niye namazımı, Mi’rac havasını yaşayarak kılmayayım. Hep birlikte dua edelim de, Allah (c.c.) namazlarını bu şekilde kılanların zümresine bizleri de ilhak eylesin. Amin!

Bu Mi’rac merasiminde Peygamberimiz’in daha neler gördüğünü anlatan Necm Suresi’nin 1. ile 18. arası ayetlerin meallerine bakmak kâfidir.

Malesef, zayıf imanlılar, ”Bu olur mu?” diye dinden dönüyorlardı. Sağlam müslümanlar bu Mi’rac hadisesine inanıp, Peygamberimiz’i tebrik ediyorlardı. Hz. Ebu Bekir, kendisine gelen müşriklerden, ”Bak senin arkadaşın, ”Ben gökleri gezdim geldim diye” söylüyor diyenlere karşı, ”Ben daha bunun büyüğüne inanıyorum” diyordu. Kâfirler ise yeni mal bulmuş mağribi gibi dillerine doluyorlar, ortalığı velveleye veriyorlardı. Mi’rac gesecinin sabahında, Mi’racını Kureyş’e haber verdi. Kureyş de tekzib etti, yalanladı: ”Eğer Beyt’ül-Makdis’e gitmiş isen, Beyt’ül-Makdis’in kapılarını ve duvarlarını ve ahvalini bize târif et. Balâda yazdığımız hadis-i şerif’te, Resul-i Ekrem Aleyhisselatü Vesselam ferman ediyordu!

İşte o vakit Kureyşliler baktılar ki, Beyt’ül-Makdis’ten doğru ve tam haber veriyor. Ayriyeten, Kureyş’e vermiş olduğu kafileyle ilgili haberi de Allah’ın izniyle doğru çıktı. Kâfirler her ne kadar doğru olduğunu kabul ettiler ise de, inadlarından vaz geçip iman etmediler.

Bu Mi’rac hadisesi, aynı zamanda bir imtihandı. Kimin doğru, kimin de yalancı olduğu ortaya çıkacaktır ve çıkmıştır da. ışte Sıddık lakabıyla lakaplananlar! ışte kazip lakabıyla lakaplananlar!

Rivayetlere göre Peygamberimiz’e ”Yetimlerin mallarını yiyenlerin, riba yiyenlerin, zanilerin, kocalarının yanına onlardan olmayan çocukları getiren kadınların sıfatları gösterilmiştir!”

Ayriyeten Musa (a.s.)’ın Resullullah (s.a.v.)’e namazın hafifletilmesi hakkında müşaverede bulunup, 50 vakit namazın, 5 vakite inmesidir.

Yalnız kim iman ederek ve ecirlerini isteyerek 5 vakit namazı eda ederse onun için farz kılınmış 50 namaz ecir ve sevabı olur.

Sonra üç kap getirildi; Birisi su, birisi içki, birisi de süt idi. Ve bana arz olundu. Ben ise sütü aldım ve içtim. Cibril bana dedi ki:

‘Sen de, ümmetin de hidayete erdiniz!”

Peygamberimiz, Mescid-i Aksa da peygamberlere iki rekat namaz kıldırdıktan sonra, uruc (yukarı çıkmak) hadisesi başlamıştır.

 

Muhterem okuyucular!

İşte Mi’rac hadisesini tâbir caizse, şöyle bir merasim olarak gözden geçirmeye çalıştık. Haşiv’den, Tatvil’den ve Ta’kid’den de uzak kaldık. Yani ne fazla uzattık ne fazla kısaltdık, ne de anlaşılmaz bir hale getirdik. Herkesin anlıyacağı bir şekilde, muhtasar olan bir yazıdır. Azda olsa, Rabb’imiz amellerimizi dergah-ı izzetinde en güzel bir şekilde kabul edip, kusurlarımızı, hatalarımızı bağışlasın.

 

”Allah katında amellerin en sevimlisi, az bile olsa devamlı olanıdır!”

Bu hadis-i şerife göre mümkün olduğu kadar amellerimizi azda olsa, devamlı yapmaya çalışalım.

Yeryüzünde efdal, en faziletli olan mescidlerin üçüncüsü Mescid-i Aksa’dır.  Bu kutsal olan mescid bugün esir durumundadır. Ne yazık ki, siyonistlerin işgali altında esirdir. Lisan-ı haliyle tüm müslümanlara sesleniyor ve diyor ki:

”Beni bu durumdan kurtaracak, Ömer’ler, Ammar’lar, Osman’lar, Ali’ler, Selahaddin-i Eyyubî’ler nerelerde? Bu esirlik ne zamana kadar devam edecek? Kıyamet sabahına kadar mı?”

Hayır, hayır, hayır! Bu esaret ebediyen devam etmeyecek ve beklenilen o saat gelecektir. Şeyh’ül-Ekber, büyük şeyh ve Allah dostu olan Muhyiddin-i Arabî’nin kalp gözüyle söylediği o şey tahakkuk edecek ve inşaallah o Mehdi’nin arkasında Cuma namazını Kudüs’te tüm müslümanlar ile birlikte eda edeceklerdir. Dua edelim de o günleri Rabb’imiz bizlere göstersin! Yalnız her müslüman kendi üzerine düşen görevini karınca kadarınca yerine getirecektir. Sırt üstü, yan gelip yatmayacak, yani ”Mehdi gelecek bu iş düzelecek!” demeyecektir. Her müslüman Mehdi gibi çalışacaktır!

Onun için sa’y edip, sabırla, şükürle, zikir ve dua ile, tefekkürle, tevessül ve tevekkülle amellerimizi yerine getirip, galibiyetin yalnız Allah’ın elinde olduğunu da unutmayalım. Zamanlarımızı boşa geçirmeyelim. Hiç ölmeyecek gibi dünyaya, yarın ölecek gibi de ahirete çalışalım!

Şimdiden bu mübarek gecemiz, hepimize mübarek ve kutlu olsun! İslam âleminin dirlik, birlik ve beraber olmalarına, gayr-i müslim’lerin de hidayetlerine vesile olsun! Ayriyeten yeryüzünde adaletin hâkim kılınmasını Rabb’mizden dua ve niyaz ediyoruz!

 

 

M. Metin Müftüoğlu Kaplan)

Emîrül-Müminîn ve Halîfetül-Müslimîn

Metin Hoca 2

link

Haberler

Gündem

Videolar


Yazılar ve Yorumlar

Sizin için Seçtiklerimiz