seriat.net

Arapça öğrenmek demek, Kur’an’la ve Sünnet’le konuşma demektir. Biz müslüman bir milletiz. Dinimiz İslam’dır. İslam’ın kaynakları ise Kur’an ile Sünnet’tir. Bunlar ise Arapça’dır. Kur’an ve Sünnet’ten sonra gelen kaynaklarımız yine Arapça’dır. O halde gerek Kur’an ve Sünnet’ten ve gerekse diğer kaynak kitaplarımızdan bizzat faydalanabilmemiz için bunların diline âşina olmamız lazımdır. Hususiyle her müslüman genç, Arapça’dan ibaret olan Kur’an dilini bilmelidir. Ayrıca; müslüman milletler camiasında dünyanın muhtelif dillerini konuşan din kardeşlerimiz vardır. Hemen hemen dünyanın neresine gidersek gidelim, din kardeşlerimizle karşılaşacağız. Şayet Kur’an dilini bilirsek acemilik ve yabancılık çekmeyiz; muarefe münasebetlerimizi kolayca yürütürüz. Sonra yine dünyanın neresinde olursak olalım, kardeşlerimizin derdiyle dertlenmek; onların sevinç ve kederlerine ortak olup, müşterek bir hayat yaşamamızın başta gelen şartlarından biri de müşterek bir dile sahip olmamızdır.

„Bir müslüman diğer müslümanların derdiyle dertlenmezse onlardan değildir!“ sözü Peygamber (s.a.v.)’in sözüdür.

 

KUR’AN LİSANINI ÖĞRENMEK ZOR DEĞİLDİR:

Biz müslümanlar için bu lisanı öğrenmek hiç de zor değildir. Bir veya iki senede Almanca’yı öğrenen gençler Arapça’yı daha kolay ve daha az zamanda öğrenirler. Yeter ki, samimiyetle ve ihlasla elindeki imkânları değerlendirsinler!

Her ne kadar kemalist rejim, lisanımızdaki Arapça kelimeleri değiştirdi ise de yine de kalan veya hatırlanan kelimelerin sayısı çoktur. Kalem, defter ve kitapgibi kelimeler hâlâ kullanılmaktadır.

 

İBADET OLUŞU:

İnsanımız bilmeli ki, Kur’an lisanını öğrenmek aynı zamanda bir ibadettir; kelime başına sevabı vardır. Bir bab öğrenmek, bin rekât namaz kılmaktan sevabı daha fazladır. Kaldı ki:

Aslında bir farz-ı kifaye ise de yeniden Kur’an devletini kurmak için yola çıkan bir kuruluş, devletin her kuruluşunu yeniden ihya edecektir. Tarihini kendi kaynaklarından bilecek, talim ve terbiye müesseselerini tesis edecek, mektep ve medreselerde muallim ve müderrislerini, mahkemelerde hâkim ve avukatlarını, askeriyedeki zabıt ve paşalarını kendi hars ve akidesine göre hazırlayacaktır. Bütün bunlarda ve bunların yetişmesinde Arap lisanı esastır.

Elhasıl Kur’an lisanına vakıf bir ordu yetiştirmemiz zaruridir. O halde buna ve bu davaya inanmış insanımızı ve hususiyle gençlerimizi seferber etmemiz farzdır. Karşı çıkmak veya tembellik yapmak günahtır, haramdır. Öğreneceğimiz Arapça, Kur’an Arapça’sı olacaktır. Yani insanımız hem bir lisan öğrenecek hem de hoca olacaktır. Zira Ulum-i Arabiyye, Ulum-i Şer’iyye’ye bir vesiledir. Ulum-i Arabiyye iki rükünden ibarettir. Bunlardan biri „Sarf ilmi“ ismini alır, diğeri de „Nahiv ilmi“ ismini alır. Sarf ilmi kelime yapısını verir, Nahiv ilmi ise, kelimeleri yanyana getirip cümle kurar. Belagat ilmi ile mantık ilmi bunlardan sonra gelir. Belagat ilmi üç bölümden ibaret olup, birinci bölüm cümledeki kelimelerin yer değiştirmedeki nükte ve inceliklerini, ikinci bölüm kelimelerin asıl manalarından alınarak bilmünasebe başka manalarda istimal edilme usul ve kavaidini gösterir. Üçüncü bölüm ise, hangi cins mana veya kelimeler cümlede yer alırsa kelama güzellik kazandırır. Mantık ilmi ise, fikir yürütmenin usul ve kavaidini öğretir. İşte bunlar umumiyetle âlet dersleri ismini alırlar. Bir de bunların ötesinde ve üstünde sekiz ilim daha vardır ki, ilk dördüne „usul“ son dördüne de „füru“ ismi tesmiye edilir.

Usul ilimleri şunlardır.

Usul-i Tefsir, Usul-i Hadis, Usul-i Fıkıh ve Usul-i Akaid, yani Kelam.

Füru ilimleri ise; Tefsir, Hadis, Fıkıh ve Akaid isimleriyle müsammadırlar.

 

TAKİB EDİLECEK USUL:

Şimdilik üç vasıtadan istifade edeceksiniz: Kitap, gazete ve bant. Şimdilik elinizde Sarf kitabı bulunacak. Ümmet-I Muhammed Gazetesi 15 günde bir elinizde olacak. Teyp bandı ise, ihtiyaca göre gönderilecektir. Sarf kitabı yeteri kadar kitap satış yerimizde vardır. En kısa zamanda mahalli cemaatlara gönderilecektir. Dersler kontrollü ve imtihanlı olacaktır. Avrupa çapında

başarılı olanlardan birinci, ikinci ve üçüncü mükâfatlandırılacaktır. Keza; mahalli ve bölgeler arasında da aynı yola gidilecektir. Üç imtihanda da muvaffak olamayan gençlik emirleri değiştirilip en başarılı olanlar başa getirilecektir.

 

İŞİNİZE MANİ OLMAYACAK:

Bu ders çalışması ve hazırlaması işinize, okulunuza ve istirahatınıza mani olmayacaktır. Hafta arası her gün birer saat, hafta sonu ikişer saat ayırdığınız zaman; haftada on, ayda kırk saat eder. Bu rakamı oniki ile çarptığınız zaman senede 480 saatte en azından 480 mesele öğrenilmiş olur ve bunu bir de on sene ile çarparsanız 4800 mesele eder ki, bu kadar mesele bilen artık hocadır. İnsanoğlunun 10 senelik ömrünü geçirdiği saat miktarı 86 400’dür. 86 400 saatin içinden Ulum-i Kur’aniyye için 4800 saatlık bir zaman ayırması kayda değer bir zaman sayılmaz. Fakat bilmeli ki, mefhum ve mana yönünden sonsuz bir ömre bedeldir. Dünyada mes’ut olmaya, ahirette de ebedî saadete ermeye vesiledir. Şu hususu da unutmamalı ki, Kur’an ilmine çalışsa da çalışmasa da göze aldığımız o on sene gelip geçecektir. Takdir edersiniz ki, cüz’i bir kısmı da olsa ilme ayrılan on sene ile ilimsiz geçen on seneyi kıyaslamak mümkün değildir. Zira ilimsiz geçen on sene bir yönüyle boşa gitmiştir. Son olarak, şu husus da elbette önemlidir. Bir bölümünü ilme ayırdığı bu on sene içerisinde eceli gelip ölürse, şehid olarak ölür.

 

BÜTÜN KARDEŞLERİMİZ SEFERBER:

İlmin ve ilme çalışmanın önemini herhalde anladınız. O halde erkek-kadın, genç-ihtiyar her teşkilat mensubu kardeşimiz bu sese kulak vermeli, ilahî bu emre uymalı, her ev bir tekke olmanın yanında bir medrese haline gelmelidir. Ve bu babda aileler ve fertler müsabakaya girmeli, dolayısıyla „Rabb’inizden bir mağfirete ve eni gökler kadar olan cennete koşuşun!“ mealindeki ilahî emri yerine getirmiş ve yarışı kazanmak isteyenler arasına katılmış olursunuz.

Ve netice:

Gerek Arapça öğrenme ve gerekse Osmanlıca öğrenmenin mevzuundaki bu farizayı yerine getirmede, usul ve adabına uygun bir şekilde yürütülmesinde bölge emirlerimiz, cemaat emirlerimiz, bölge ve cemaat gençlik emirlerimiz ve nihayet aile reisleri bu işin sorumluluğunu taşımaktadırlar. İhmali görülenlerden hesap sorulacaktır. Başarılı olanlar da takdir ve tebrik edilecektir.

Gayret ve faaliyet bizden, hidayet ve muvaffakiyet Rabb’imizden!

 

Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) -Rh.a.

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

Öteden beri yapılmasını tasavvur ettiğimiz bir hizmet, „Lehülhamd“ bugün gündeme getirilmiş ve fiilen tatbikat safhasına konmuştur.

Bu mevzu, Kur’an harfleriyle okuma ve yazmadır. Devlete talip kuruluşumuzun yapacağı ve hazırlanacağı mühim meselelerden biri de „Osmanlıca“yı okuma ve yazmadır. Kur’an lisanını öğrenmenin yanında insanımız, Kur’an harfleriyle okuma ve yazmayı öğrenecek, dinimize, dilimize, tarih ve kültürümüze hiç de münasip olmayan, yakından ve uzaktan alakası bulunmayan latin harflerini ve bu harflerle okuma ve yazmayı kaldıracak ve tarihin çöplüğüne atacaktır.

Böyle bir yola gitmenin kaçınılmaz fayda ve sebepleri arasında önemli bir kaçına işaret edelim:

1- Kolaylık sağlama:

Bir alfabe ile okuma ve yazmanın, iki alfabeyle okuma ve yazmadan daha kolay olduğunu kim inkâr edebilir? Siz bir taraftan latin harfleriyle okuma-yazmayı öğreneceksiniz bir taraftan da, müslüman olmanız hasebiyle Kur’an harfleriyle okuma ve yazmayı öğreneceksiniz. Bir taşla iki kuşu vurma yerine iki taşla iki kuşu vurma yoluna gitme zaman israfına sebep olmanın ötesinde ahmakça bir harekettir.

2- Kur’an harfleri İslam âlemi ve fertleri arasında müşterektir:

Harf ve yazı yönünden de birbirlerini yakından tanımalarına, yaklaşmalarına ve münasebetlerini daha kolayca yürütmelerine vesiledir. Bugün dahi Arap milletlerinin dışındaki müslüman milletler okuma yazmalarını bu harflerle eda ettikleri gibi resmî dilleri de ve resmî yazışmaları da bu harflerle icra edilmektedir. Bir Pakistan’ı, bir Afganistan’ı, bir İran’ı ve benzeri bir çok miletleri düşünün. İslamiyyet’i kabullendikten sonra okuma ve yazmalarını Kur’an harflerine çevirmiş ve bugüne kadar gelmişlerdir. Bundan böyle de devam edeceklerdir. Çünkü bunlar biliyor ve inanıyorlar ki, harf inkilabı yapma demek, o milletin tarihiyle, kültürüyle ilgisini kesmek demektir. Bu ise, o millete en büyük ihanet ve hiyanettir. Teşbih ve tabir caizse, yeni nesille eski nesiller arasında bir uçurum meydana getirip kurumaya ve nihayet yabancı milletlerin potasında erimeye terketmektir.

3- Kaynaklardan mahrum etme:

Müslüman milletler, tarihî kaynaklara ve ilim hazinelerine sahiptirler. Bu kaynak ve hazinelerden yeni nesillerin faydalanması, feyz ve cesaret alması, şahsiyet ve şerefini koruması, Kur’an harflerini okumasına ve yazmasına bağlıdır. Siz bir harf inkilabı yaparsanız, yeni nesil ile bu kaynak ve bu hazineler arasına bir set çekmiş olursunuz ve dolayısıyla yeni nesillere en büyük ihanet ve hiyaneti yapmış olursunuz.

4- Hedef İslam’ı yok etmektir:

İşte Türkiye’de öyle olmuştur; Mustafa Kemal putunun bu millete yaptığı en büyük ihanet ve hiyanetlerden biri de harf inkilabıdır. Bidayette ilim ve münazara yoluyla müslümanları mağlup edip İslam’ı yok etmeye muvaffak olamayan İslam düşmanları, haçlı seferleri tertib ettiler. Bu yolla da başarıya ulaşamayan düşmanlar, bu sefer sinsi ve munafıkâne bir metod takip ettiler, kaleyi içinden fethetmek üzere dıştaki propaganda ve neşriyatlarıyla, içteki ajanları vasıtasıyla çalışa çalışa İslam’a düşman, müslümana düşman, ama küfre ve kâfire dost bir güruh meydana getirdiler. Yazılar yazıldı, temaslar kuruldu, sahneler hazırlandı ve bu suretle fiilî harekete geçmenin ve icraata başlamanın zamanı geldi. Ve o güruhtan biri olan Mustafa Kemal putu gündeme getirildi.

Düşmanlar, artık o hale geldiler ki, aynı zamanda ajanları olan bu adamın eliyle, hazırladıkları ihanet planını bir bir sahneye koydular. Hilâfet’i kaldırmanın, Şer’iyye Vekaletini lağvetmenin, medreselerin kapısına kara kilit asmanın, mekteplerden din derslerini kaldırmanın, müslümanların başına gavur şapkası giydirmenin, Allah kanunu şeriat’ı kaldırıp küfrün ve kâfirin kanunlarını getirmenin yanında harf inkilabını da yaptılar ve ihanet ve hiyanet senaryosu tamamlanmış ve artık milletimiz kâfirleştirme yoluna girmiş, kâfir inkilabların potasında eriye eriye haysiyet ve şahsiyetini kaybetmiştir.

İşte bu kaybedişin acı neticelerinden biri de müslümanların başındaki kukla idarelerdir. Küfür odaklarından emir ve iradeyi alıp körfez bunalımı meydana getiren ve bunalım neticesinde milyarlar zarara girmenin yanında küfrün, mukaddes topraklarda dolaşmasına, kaynakların başına kurulmasına, İslam’ın amansız düşmanı yahudinin yakından himaye edilmesine ve nihayet son senelerdeki İslamî faaliyetlerin daha yakından kontrol edilmesine imkân hazırlamışlardır. Bütün bunlara rağmen ve utanmadan, hâlâ millet ve devlet, haysiyet ve şereften bahsetmektedirler.

Ve netice:

İnsanımız, artık bunca ihanet ve hiyanet, bunca maddî ve manevî zararları kendilerine reva gören kukla ve putçu idarecilerin idarelerine dur demenin her halde zamanı gelmiştir.

Hususiyle gençlerimiz; asıl kaynaklarına dönmeli. Bir asırdır milletimizin başında oynanan oyunları ve oyuncuları hakkın gözüyle görmeli, hiç olmazsa ilmen ve fikren ve neşriyat yoluyla kirli çamaşırlarını ortaya çıkarmalı, bunları teşhir etmek suretiyle birer düşman olduklarını millete anlatmalı ve neticede oyunlarını bozmalıdır. Ve niheyet yapılan bütün inkilabları tersyüz etmeli, tarihin çöplüğüne atmalı ve bu arada kendi harfleriyle okumalı ve yazmaldır.

Gayret bizden, muvaffakiyet Rabb’imizden!..

 

Cemaleddin Hocağlu (Kaplan) -Rh.a.-

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

 

Ümmet-i Muhammed Gazetesi, Sayı: 29

Hz. Muhammed (s.a.v.) şöyle buyuruyor:

„Kim Allah’ın sultanına (Halife’ye) yeryüzünde ihanet ederse Allah da o kimseyi hor ve hâkir kılar!“ (Tirmizi, Fiten, Ahmed İbn-i Hanbel Müsned)

 

„Yeryüzünde Allah’ın sultanını zelil kılmak için karşı harekete geçen hiç bir kavim yoktur ki, Allah onları zelil kılmasın!“

(Şerh’üs-Sünne, İmam Bagavi)

 

Dünya müslümanlarının dinî ve siyasî lideri, Hilâfet Devleti’nin hadimi, Ümmet-i Muhammed’in vebalini omuzlayan müslümanların Halife’si ve yeryüzünde Zıllullah olan, yani Allah’ın gölgesi ve Hz. Muhammed (s.a.v.)’in vekili olan muhterem, dirayetli, mücahid ve kahraman Halife’miz İslam düşmanlarının emir ve tâlimatı üzere 25 Mart 1999 tarihinde düzenlenen cani ve insanlık dışı bir baskınla kaçırılıp esir edilmiştir. Maalesef İslam’ın yeryüzüne hâkim olmasını istemeyen İslam düşmanları, İslam dininin izzet ve şerefi ile oynadılar, Halife’mizi tutsak aldılar. Bundan daha acı, daha korkunç zillet olabilir mi?!.

20 aydan beri Halife’miz Muhammed Metin Müftüoğlu (Kaplan) Hoca’mız, (Allah Onu korusun, yüceltsin ve düşmanlarını kahretsin!) esaret hayatı yaşamaktadır. Ve 8 Şubat 2000 tarihinde bir fiyasko biçiminde başlayıp skandallarla 9 ayı aşkın bir zamandır devam eden ve geçtiğimiz hafta 56. duruşması yapılan Düsseldorf Eyalet Yüksek (!) Mahkemesi’nin verdiği siyasî bir kararla ayet ve hadis okuduğu ve bunlara sahip çıktığı gerekçesi ile muhterem Halife’miz  4 yıl zindan hayatına mahkûm edildi.

Aslında hüküm giyen Halife’mizin nezdinde Kur’an ayetleri ile Hz. Muhammed (s.a.v.)’in sözlerinden ibaret olan hadis-i şerif’lerdir. Mahkemenin bu kararı bilhassa Alman idarecileri ile hukukçularının İslam dinine ve müslümanlara bakış açısını sergilerken, İslam’a da ne kadar düşman olduklarını ve içlerinde kin beslediklerini de ortaya koymuş oldu. Bu karar başta Alman tarihi olmak üzere tüm hukuk kuralları çiğnenerek verilmiş ve tarihe kara bir leke olarak geçecektir!

 

Neydi Halife’mizin suçu ki, kendisini 4 yıla mahkûm ettiler?

Halife’miz ne yapmış? Hırsızlık mı yapmış? Adam mı öldürmüş? Terör hareketinde mi bulunmuş? Eşkiyalık mı yapmış? Hayır! Yine de hayır, hiç biri değil! Halife’mizin suçu sadece ayet-i kerime’de de geçtiği gibi, „Rabb’im Allah’tır dediğinden dolayı!“ kendisi hapsedilmiştir.

 

Halife’miz ne yapmış?

„Allah birdir!“ demiş, „Rabb’imiz Allah’tır!“ demiş, „Allah’dan başka ilâh yoktur!“ demiş, „Biz müslümanız!“ demiş, „Biz Şeriat’a hürmet ederiz!“ demiş, „İslam hem dindir, hem devlettir!“ demiş, „İslam hem ibadettir, hem siyasettir!“ demiş, „İslam’ın devleti varsa, onu korumaya, yoksa onu kurmaya çalışmak, erkek-kadın her müslümana farzdır!“ demiş, „Ahirette namazdan, oruçtan, haccdan sorulacağı gibi, İslam’ın devletinden de her müslümana aynen sorulacaktır!“ demiş, „Hâkimiyyet kayıtsız ve şartsız Allah’ındır!“ demiş, „İslam bir bütündür, asla parçalanamaz!“ demiş, „Tevhid’e evet, şirke hayır!“ demiş, „M. Kemal bir puttur“ demiş, „Kemalistler de putperesttirler!“ demiş, „Yirminci asrın putları sistemlerdir!“ demiş, „Putperestleri de beşerî sistemlerin arkasından gidenlerdir!“ demiş, „İslam’da parti yoktur!“ demiş, „Partiler demokrasinin vazgeçilmez unsurlarından biridir!“ demiş, „Demokrasi de bir puttur!“ demiş, „Şeriat’a bağlıyız, Halife’ye de sahibiz!“ demiş, ve „Ben müslümanım, terörist değilim. Terör örgütü kurmadım. Hilâfet Devleti vardır ve bende bu devletin başındaki Halife’yim!“ demiş ve hiç bir zaman yılmadan, yorulmadan ve usanmadan hakkı ve hakikatı her yerde ve her zaman kalemi ile yazmış, diliyle ile söylemiş ve konuşmuştur. Söyledikleri sözden ve yazdıkları yazılarından asla taviz vermemiş mertçe ve cesaretle ben bunu söyledim ve yazdım ve altında imzamda vardır demiştir. Bazıları gibi sözünden dönmemiş, yalpa yapmamıştır.

Mücahid Halife’miz bunları yaparken İslam’ın gerçeklerini söylemeyen kimselerin yarın Mahşer-i Kübra’da ağızlarına ateşden gem vurulacağını ve Peygamber’in hadis’inde „Ya hakkı konuş veyahut da sus!“ gerçeğini bildiğinden ve Kur’an’ın tâbiri ile eşek ve köpek bel’am tipli hocalara benzememek için var gücü ile İslam’ın gerçeklerini, Kur’an’ın hakikatlarını açık net bir çekilde anlatmış ve dile getirmiştir. Hepimiz buna şahidiz! Yarın Rabb’imizin huzurunda Halife’mizin yaptıklarına ve gerçek manada Peygamber (s.a.v.) varisi olduğuna dair samimiyetle şahidlik yaparız ve yapacağız da!

Alman makamları tarafından bundan yaklaşık dört sene önce Halife’mize gönderilen mektupda konuşma yasağı getirmeleri ve „Kendinize müslümanların Halife’si ünvanını vermeniz bile zaten sizin İslam devleti için faaliyet gösterdiğinizi isbatlamaktadır!“ cümlesi ile anlıyoruz ki, bunlar Kur’an’ın anayasa, Şeriat’ın kanun ve devletin İslam devleti olmasına karşıdırlar. Bunlar azılı İslam ve Şeriat düşmanıdırlar. İslam’a düşman olmasalardı, bayram arafesinde camilerimizi basıp, müslümanların saatlerce ibadetine engel olup, hakaretler etmeleri ve İslam’ın temsilcisi Halife’mizi kaçırıp esir etmezlerdi. Bu hareketleri ile de İslam düşmanı oldukları açıkça anlaşılmıştır.

 

Biz müslüman olarak inanıyoruz ki, bu gibi hadiseler başımıza gelmeden, eski ümmetlerin başlarına gelenler bizlerin de başına gelmeden, cennete kolayca giremeyiz. Kul sıkışmadan hızır yetişmez derler! Rabb’imizin sarih vaadi gerçekleşecek ve yüce Allah (c.c.) biz muvahhid kullarına nusret ve fethi gösterecektir! Biz ümit ediyoruz ki, Rabb’imiz Hz. Yusuf’u zindandan çıkarıp Mısır’a sultan yaptıysa, inşaalah Zıllullah olan Halife’miz de zindandan çıkacak ve Anadolu’nun varisi olacaktır. Hiç kimse yarın ne olacağını bilemez. Her şey Allah’ın elinde ve iradesindedir. Hiç ummadığımız yerden kapılar açar ve bizleri görmediğimiz ordularıyla zafere koşturur!

Yüce Allah (c.c.), kendi dini için 20 aydır zindan hayatı yaşayan muhterem Halife’mizin yar ve yardımcısı olsun, cesaret ve metanetini arttırsın, küfre karşı tavizsizliğini daim eylesin! Rabb’imiz bir an evvel Halife’mizin esaretini sona erdirsin ve bizleri Halife’siz zillet içerisinde yaşatmasın!

„Onlar ağızları ile Allah’ın nurunu söndürmek istiyorlar. (Allah’ın nurunu yeryüzüne hâkim olmasına engel olup önüne sed geriyorlar. Allah’ın dinini devlet yapmak isteyenleri yok etmek isteseler de!) Halbuki kâfirler hoş görmese de Allah nurunu tamamlayacaktır!“ (Saff, 8)

Ağzıyla üfleyerek güneşi söndürebileceğini düşünenler veya güneşi balçıkla sıvamak isteyen kâfirler, müşrikler, putperestler, miladî 2000 yılına müslümansız girmeyi planlayan küfür âlemi, „Biz bunların Halife’lerini zindana attırmakla artık Ayasofya’da kılınacak olan Cuma namazına engel olduk!“ diye sevinen kemalistler ve Almanya Federal Başsavcılığı istemese de Allah (c.c.) nurunu tamamlayacak, başta Anadolu toprakları olmak üzere tüm İslam âleminde Kur’an anayasa, Şeriat kanun ve İslam devlet olacaktır.

Müslümanları yok etmek ve bitirmek amacıyla 8 Şubat 2000 tarihinde açılan ve 15 Kasım 2000 yılında görünüşte müslümanların aleyhine gibi görünen kararla Halife’nin nezdinde İslam’ın yargılandığı mahkemenin kararı, Hilâfet’in icraat ve ikamesine vesile olacaktır!

Yukarıdaki ayet-i kerime bunun habercisidir, müslümanlara müjdecisidir!

Başta muhterem Halife’miz Muhammed Metin Müftüoğlu (Kaplan) Hoca’mız (Allah onu korusun ve yüceltsin!) olmak üzere iki Hilâfet Devleti erinin de yargılandığı mahkeme, İnayet-i Hakk’la hayra ve İslam’ın devleti Hilâfet Devleti’nin en garip bir zamanda icraata geçmesine vesile teşkil edecektir. Çünkü hayrın arkasında şer, şerrin arkasında da hayır vardır!

 

Yargılanıp mahkûm edilen: İslam’ın Halife’si M. Metin Müftüoğlu (Kaplan) Hoca’mız! Onun nezdinde İslam dini mahkûm edilmek, Kur’an-ı Kerim susturulmak ve Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.v.)ve hadis-i şerif’leri yargılanmak istenmektedir!

 

Yargılayan: İslam düşmanları, emperyalistler, siyonistler ve bunların güdümündeki işgalci kemalist çete!

 

Suç unsuru: İslam’ın devlet, Kur’an’ın anayasa ve Şeriat’ın kanun olması yönündeki talep! Yeryüzündeki zulmün, vahşetin, haksızlığın ve esaretin sona erdirilip, insanların kullara değil, sadece Yaratan’a kul olması isteği!

 

Evet, bunları anlatmak, dile getirmek ve savunmak müslüman olarak, İslam dininin mensupları olarak başlıca vazifemizdir, dinimizin ve inancımızın gereğidir ve tek kelime ile Allah’ın (c.c.) emridir. Bizlerin dinimizi yaşamamız ve o uğurda mücadele vermemiz küfrün kanunlarına göre suç sayılıyorsa, o halde biz müslümanlar suçumuzu kabul ediyoruz; Çünkü biz İslam’ın devlet, Kur’an’ın anayasa ve Şeriat’ın kanun olmasını istiyoruz. Ve bunu istediğimizden dolayı kemalistlere göre „Vatan haini, millet ve devlet düşmanı“ olarak nitelendiriliyoruz.

 

Artık kemalistlerin baskısı ile Avrupa’da da İslam’ın devletine talip olduğumuz için bugün yargılanıp mahkûm ediliyoruz!

Ama bütün bir dünya bilmelidir ki, bunlar bizim için suç değil, birer şereftir! Zaten müslüman olarak bizler bunun için yaşamaktayız!

Bundan 14 sene önce Almanya’nın „Düsseldorf Yüksek Eyalet Mahkemesi“nde Halife’miz nezdinde İslam dinini yargılamak, Hz. Peygamber’i (s.a.v.) mahkûm etmek ve yüce Kitab’ımız Kur’an-ı Kerim’i susturmak isteyen Federal Başsavcı’ya ve Yüksek Eyalet Mahkemesi hâkimlerine Rabb’imizin şu ilahî emrini hatırlatırız:

„Zulmedenler, yakında nasıl bir inkılaba uğrayıp devrileceklerini bileceklerdir!“ (Şuara, 227)

25 Mart 1999 yılının Perşembe günü silahlı, maskeli kişilerce kaçırılarak tutsak edilen Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn Muhammed Metin Müftüoğlu (Kaplan) Hoca Efendi’nin nezdinde İslam hüküm giydi. 8 Şubat 2000 tarihinden beri yargılanmakta olan ve yaklaşık 20 aydır tutuklu bulunan Halife’mizin nezdinde, Kur’an ayetleri ve Peygamber hadis’lerinden ibaret olan İslam’ın fetvasına ceza verildi. Halife’miz ve Hasan Basri Hoca’mız için hâkim kararını açıkladı. Hâkim ilk salona girdiğinde hemen kararını okuyarak, Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn Muhammed Metin Müftüoğlu hakkında ayet ve hadis’lerden ibaret olan bir fetvayı gündeme getirdiği için dört yıl hapse mahkûm edildiğini ilan etti. Aynı gerekçe ile Hasan Basri Hoca’mız da yapmış olduğu konuşmadan ötürü 3 yıl hapse mahkûm oldu. Yargılanan Harun kardeş için de delil yetersizliğinden mahkeme beraat kararı verdi.

Bugüne kadar 55 duruşması yapılan davada, savcılık Halife’miz için 4 yıl 5 ay hapis isteminde bulunmuş ve Hasan Basri Hoca’mız için de aynı gerekçeyle 3 yıl hapis cezası istemişti. Savunma avukatları da müvekkilleri hakkında beraatlerini talep etmişlerdi.

 

Nihayet bugünkü kararıyla mahkeme heyeti İslam’ın kaynaklarını, Allah’ın ayetlerini ve Peygamber’in sözlerini Halife’nin nezdinde mah-kûm etmiş oldu. Başlan-gıcından bugüne kadar skandallarla dolu devam eden mahkeme Alman hukuku için yine skandal bir kararla sona erdi.

Bilhassa mahkeme başkanı Ottmar Breidling ile Başsavcı Volker Brinkmann’ın Hilâfet Devleti cemaatine karşı öfke ve kini bütün duruşmalarda aşikâre ortaya çıkmıştı.

Karar açıklandığında mahkeme salonu hınca hınç doluydu. Bir yanda mahkemeye aylardır katılan ve Halife’lerine sahip çıkan Hilâfet erleri, öbür tarafta ise büyük bir medya ordusu, karar okunurken hazır bulundular. Mahkeme heyeti önce kısa bir şekilde kararı okuduktan sonra gerekçeli kararın okunmasına geçti.

 

Yaklaşık üç saat süren gerekçeli kararın okunmasından sonra izleyiciler sessiz bir şekilde Mevlâ’yı şahid tutmak için şehadet parmaklarını havaya kaldırarak bu adaletsizliğe tepkilerini, Halife’ye ise bağlılıklarını gösterdiler. Halife’lerini selamlayarak salonu terk eden müslümanlar, hem üzgün hem vakarlı bir şekilde salonu terk ettiler. Halife’mizde cemaata tebessüm ederek, onlara şevk, güç ve umut verdi. Halife’mizin karar okunurken sergilemiş olduğu o İslamî vakarı, şecaatı salondaki herkesin dikkatini çekti.

Sakin bir şekilde salonu terk eden cemaat daha sonra mahkeme önünde kısa bir protesto gösterisi yaptı. Mahkemede Halife’mizle beraber yargılanan Harun kardeşimiz de beraat etmesine rağmen sevinemediğini, ancak Halife’mizin Allah (c.c.), Peygamber (s.a.v.), müslümanlar ve tüm hukukşinas insanların indinde suçsuz olduğunu belirterek Halife’mizin bıraktığı yerden davaya dört elle sarılarak onun bıraktığı yerden devam edileceğini belirtti.

Bantlarla Ilim Yapmak!

1 R. Ahir 1414’e takabül eden (17 Eylül 1993) tarihinde Rahmetli Halife’miz Cemaleddin Hocaoğlu (Kaplan) tarafından „Her Ev Bir Medrese Olmalıdır!“ başlıklı yazı, Ümmet-i Muhammed Gazetesi’nin 85. sayısında neşredilmişti.

Elhamdülillah; bugün de, bu yazı önemini ve geçerliliğini bir daha muhafaza ederek, er-geç herkes bu noktaya ister istemez gelecektir. Neden?

Çünkü, dün M. Kemal’in eliyle kara kilit vurulan medreselereve Kur’an kurslarına, bugün de aynı zulüm devri yaşanarak, bu sefer de müslümanım diye geçinen münafıkların eliyle yine kara kilitler vurulmaktadır!

Tarih, geçmişteki medrese düşmanlarını lanetlediği gibi, bundan sonra da gelecek nesiller, günümüzün medrese ve Kur’an kurslarını kapatanları da lanetliyeceklerdir. Kendileri de tarihe kara leke olarak geçeceklerdir!..

 

Ey Avrupa’daki ve Anadolu’daki insanlar!

Bu zalimler size kolay kolay kurs açıp, Kur’an ilimlerini öğrettirmezler!

Öyleyse ne yapacaksınız? Kendi yağınızla kendiniz kavrulacaksınız. Işte o da Merhum Halife’mizin doldurmuş olduğu bantlarla evlerimizde, hep beraber ilim yapmakla gerçekleşebilir.

Aile reisinden tutun da evin hanımı, kızı ve oğlanı hatta beşikteki bebeklere varıncaya kadar o medrese havasını evimizin bir köşesinde teneffüs etmeye çalışacağız. O zaman görün bakın evde ne kavga olur, ne dövüş, ne huzursuzluk, ne de densizlik olur. Evde bereket olur, huzur olur, bolluk olur!..

Velhasıl Allah’ın rahmetine gark oluruz!

 

Parolamız şu olacaktır:

„Her Ev Medrese, Her Cami de Üniversite!..“

 

Aynı zamanda;

Hilâfet Devleti’mizin tüm mensuplarına bu bir emir ve bir tâlimattır. Herkes buna uyacak ve yardımcı olacaktır.

Çalışmak bizden, muvaffakiyet Rabb’imizdendir!..

Önemine binaen, bu yazı bir defa daha neşrediyoruz:

 

Muhammed Metin Müftüoğlu bin Cemaleddin (Kaplan)

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn

Metin Hoca 2

15 Muharrem 1418

(22 Mayıs 1997)

Hicri 1436 Tebriği!

1436 sene önce vuku buldu bu Hicret,

Medine’de kuruldu ilk İslami Devlet;

31 Sene öncde başladı bu hareket,

İslami Devleti kurmaya yeniden Davet!..

Hicretin ruh ve manasını gerçek manada kavramış bulunan muvahhid müslümanların yeni yılını tebrik eder, bu şuurdan mahrum olanların ilahî hidayete mazhar olmaları için de dua ederken, tüm müslümanları Hilâfet Devleti’nin çatısı altında toplanmaya davet ediyor, yeni yılın hayırlara vesile olmasını Cenab-ı Hakk’tan dua ve niyaz ediyoruz!

Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn
Cemaleddin bin Reşid (Kaplan) (Rh.a.) Yazıları
Emîr’ül-Mü’minîn ve Halîfet’ül-Müslimîn
Muhammed Metin b. Cemaleddin (Kaplan) Yazıları

Haberler

Gündem

Videolar

Yazılar ve Yorumlar

Sizin için Seçtiklerimiz

TARİHİN İZİNDE
ZORBALARIN SON ANLARI